Yaşamak kelimesiyle haşlanmış dişetlerini gizleyen

Yaşamak kelimesiyle haşlanmış dişetlerini gizleyen Ölmek kelimesine bakarken bakamayan

 

“Singapurlu gelin istiyorum.”

 

Singapur Havayollarının, grupta birlikte yolculuk ettiğimiz Ayşe hanıma nihayet, “Singapurlu gelin istiyorum ben.” dedirten kadrosuyla uçuyoruz Malezya’ya. Dubai ve Singapur aktarmalı olarak Kuala Lumpur’da sona erecek yolculuğumuz molalarla on dört saati buluyor. Uçak, Araplar, Avrupalılar, Türkler ve elbette her milletten ‘Japon’la tamamen dolu. Uzun müddet Japonya’da kalmış olan Abdullah’a, bir Japonu diğer Uzak Doğululardan, özellikle de Çinlilerden nasıl ayırabileceğimizi soruyoruz.“ Bu çok zor” diyor Abdullah, “kendileri bile ayırt etmekte zorlanır. Ama birinin saçı boyalı ve alafranga ise büyük ihtimalle o Japondur.” Uzak Doğunun batılısı Japonlar, Batı Avrupalısı Taylandlılar, Boşnak’ı Malezyalılar ve her türden sarı ırkla dolu uçak bizi Türkiye’ye altı saat sonra gelecek bir sabah vaktine indiriyor.

Kuala Lumpur’un, ‘dünyanın en iyisi’ ünvanını almış havaalanında Malezyalı dostlarımız karşılıyor bizi. Yüzlerine ve bütün beden dillerine sinmiş bir incelikle devinen insanlar bunlar. İçlerinde, dört sene önceki yolculuğumuzda bize adeta huşu içinde hizmet eden ve isminin, Fas maneviyat tarihinin yıldız isimlerinden, sufi, müfessir, allame İbn Acibe hazretlerinin adından mülhem olduğunu düşündüğüm Acibe de var.

Başkent Kuala Lumpur’dan, Şah Alam şehrindeki otele, bir otoban üzerinden, kırk beş dakikalık bir otobüs yolculuğundan sonra ulaşıyoruz. ( Aynı mesafenin taksiyle otuz ytl gibi bir rakama gidilebileceğini daha sonra tecrübe ettiğimizi söylemem, sanırım ülkedeki taksi ücretleri hakkında bir fikir verir.) Uçsuz bucaksızmış gibi görünen ve bana nedense, Kolera Günlerinde Aşk’ın dekor kentini sık sık hatırlatan palmiye bahçelerinin ortasından geçiyor yollar. Ekvatorun yakınına bir yerlere ve zamanın altı saat öncesine inmiş olmakla zaten yeterince bozulmuş olan gerçeklik algımız, sağımızdan solumuzdan sonsuzcasına akan bu cangılla biraz daha bozuluyor. Her yer yeşil, sadece yeşil ve hep yeşil. Ağaç kesmenin yüz otuz bin dolar gibi bir cezasının olduğunu söylenmişti Malezya’da. Sadece devlet ağaç kesebiliyormuş, o da kesilen her ağaç karşılığında iki ağaç dikiyormuş.

Yol boyunca belli aralıklarla büyük şantiyeler görüyoruz, toplu konut inşaatları, yüksek katlı binalar… Fakat ikamet için genel tercihin, aylık kiralarının iki yüz ile beş yüz dolar arasında değiştiğini öğrendiğimiz müstakil, tropikal bahçeli ve çoğu tek katlı olan evler olduğunu fark ediyoruz. Dört sene önce, enfes bir bahçesi olan, bu gördüklerimize benzeyen evinde misafir etmişti bizi Ezherüddin bey. Dinin Çiçeği anlamına geliyor ismi, ki kendisi hakikaten dinin çiçeğiydi. O evde yaşadığım bir ikindi vaktini unutamadım: Tropikal bahçenin taraçasından, daha aşağıya serpilmiş başka evleri, bahçeleri seyrediyorduk; hafif, kararsız bir çisenti vardı, rengarenk kanatlı ötücü kuşlara camiden dalgalanan Kur’an tilaveti eşlik ediyordu. “ Cennet” diye mırıldandığımı hatırlıyorum o gün.

Otele geçmeden önce Malezyalı ev sahiplerimiz bizi bir eve, kahvaltıya götürüyorlar. Tropikal bitkilerle gölgelenmiş olan bahçedeki yemek masalarında, seyahatimizin ilk Malay yemeklerini de tadıyoruz: Yoğun baharatlı, palmiye yağı ile pişirilmiş, zaman zaman şeker tadını da aldığımız  aromatik yemekler; grubumuzdaki, bu yemeklerle ilk tanışan herkesi çok şaşırtan ve korkutan tatlar. İbn Battuta’nın karşısına çıkan ataları gibi bugün de Şafii mezhebinden olan Malaylar, ahtapottan karidese, midyeden yengece her türlü deniz canlısını soslarla, rengarenk  pişiriyorlar. Salatalara  çiğ kabak, ananas ya da soya lifleri ekliyorlar. Yine Tanca’lı büyük gezginin zamanından beri değişmeyen bir sofra alışkanlığı olarak ekmek yok neredeyse ortalıklarda: hayıflanılacak bir şey, pirinç lapası güzelim ekmeğin yerine geçmiş. Hind, Çin, Cava gibi komşu kültürlerden yoğun etkiler taşıdığı açık olan Malay mutfağı bize gerçekten çok yabancı. Öyle ki grubumuzdan bir arkadaş her gün bir kilo verdi seyahat boyunca.

Malezya neresi?

Malezya , on üç eyaleti, eyaletlerinde sultanları olan bir ülke ve bizde genellikle, yakın bir zamana kadar dünyanın en yüksek binası olan Petronas’ın 452 metrelik ikiz kuleleriyle [1] ve biraz da geçtiğimiz yıl İngiliz Lotus’la ortak olarak yenilenen Proton marka otomobilleriyle bilinir. Bunun yanında Malezya kimileri için, bir zamanlar, önemli Müslüman düşünür Nakib el-Attas’ın ismi etrafında teşekkül eden Istac ( International Institute of Islamic Thought and Civilization- Uluslar arası İslam Düşüncesi ve Medeniyeti Enstitüsü), ya da Türkiye’de okuma imkanı bulamayan bazı  başörtülü öğrenciler için iyi üniversite demektir. Bunların yanında Malezya, arayı kapatma telaşıyla kendi modernleşme deneyiminin peşinde koşan bir İslam ülkesi. Teknoloji ve endüstrinin göz alıcığının altının yeniden ve bir kez daha takdis edilerek  çizilmesi anlamına da gelen “Uzak Doğu mucizesi” ifadesinin, Güney Kore, Singapur vs ile birlikte işaret ettiği bir ülke de Malezya. Kırk yıl içinde bir tarım ülkesinden teknoloji yoğun ürünler ihraç eden bir ülkeye dönüşmüş ve  2020 yılına kadar tümüyle sanayileşmiş, uzaya astronotunu filan göndermiş bir ülke olmayı düşlüyor. Fakat şunu belirtmekte fayda var: Malezya’nın yirmi beş milyon civarındaki nüfusunun yarısını oluşturan Müslüman Malaylar her ne kadar siyasi ve idari anlamda ülkenin sahibi olsalar da, ülke ticaretinin hakimi büyük oranda nüfusun %35’i demek olan Çinliler. Ülkedeki Çinlilerin Çin ile ilişkilerinin nasıl olduğu, ülke siyasetini doğrudan ya da dolaylı olarak nasıl etkiledikleri, ülke sosyetesini büyük oranda oluşturmaları nedeniyle Malay medyası ve gençleri üzerindeki etkilerinin boyutları ise, Malezya’nın geleceğine dair bir perspektif geliştirmek isteyenler için ayrıca araştırılmaya değer hususlar. Aslında bu Çin faktörü Malezya ve bölgenin diğer küçük ülkeleri için çok temele müteallık bir faktör. Çin’e belki Hindistanı da eklemeli. Andre Miquel’in, Arap Coğrafyacılarının Gözünden 1000 Yılında İslam Dünyası ve Yabancı Diyarlar kitabında yer alan ve İslam coğrafyacılarının bu bölgeleri anlattıkları metinlerdeki usluplarının, Çin ve Hind’i merkeze alma ve diğer bütün ülkeleri bu merkezin gölgesinde önemsizleştirme yönünde olduğu şeklindeki tespiti bu açıdan önemli. Bu ülkelerde kronik bir Çin ve Hind kompleksinden söz etmek mümkün.

Malezya, henüz Peygamber Efendimizin vefatından daha elli sene bile geçmeden İslam’la tanışmıştı. İsmail Faruki, Cahiliyye Döneminde iken bölgeyle kurulmuş ticari ilişkilerin ve bu ilişkiler neticesinde oluşan ticaret kolonilerinin bunda etkili olduğunu söylüyor. 7-13. yy arasında ise buraya yoğun bir Müslüman nüfus göç ediyor. Özellikle Moğol istilası sonucu oluşan göçlerin bir kısmının adresi Malezya oluyor. İlk Müslüman sultanlıkların ortaya çıkmasıyla birlikte İslam burada kalıcı ve etkili bir aktöre dönüşüyor. İslam, bu Uzak Doğu ülkesinin dağına, taşına, diline, mutfağına sinmiş. Gayretli, hamiyetperver, ahi tabiatlı ve Sinbad hikayelerine ilham veren denizci tüccarlar sayesinde Müslümanlaşan Malezya, o tarihten bu yana Müslümanlığın Malaylara özgü bir tecrübesini de geliştirmiş. Müslüman halk, bazılarına göre şaşırtıcı tarzda, giderek daha da “radikalleşen”  bir şekilde İslami bir hayat biçiminde ısrar ediyor. Git gide daha da sanayileşen bir ülke ve yine git gide daha da “sertleşen” bir İslami anlayış özellikle Batılı gözlemcileri şaşırtıyor. [2] Metal müzik grubu Megadeth’in ülkede vereceği konserin, gençlik üzerinde menfi etki yapar gerekçesiyle yönetimce iptal edilmesi, yine Madonna’nın bazı konserlerinin televizyonlarda aynı gerekçelerle sansürlenmesi, ya da  Kahire El-Ezher Üniversitesi mezunu, İslamcı parti PAS’ın manevi lideri ve Kelantan Eyaleti başbakanı olan  Nik Abdülaziz Nik Mat gibi “siyasal İslamcı” çehrelerin siyasette daha fazla görünür olması bu eğilimin bazı göstergeleri olarak zaman zaman anılıyor. Zaten halkın İslam’ı paranteze alan bir yaklaşım yerine, hemen her düzeyde ve sahada  dinin temsiline hevesli bir yaklaşım sahibi olduğu dikkatsiz gözden bile kaçacak gibi değil. Kamusal alanı şenlendiren başörtülülerden İslam Üniversitelerine kadar Malezya dini hassasiyetini sergilemenin çeşitli vesilelerini dikkatle kullanıyor. Ama ülkenin Batılıların kullandığı anlamda giderek daha da radikalleştiği doğru değil bize kalırsa. Çünkü ülke, PAS’ın temsil ettiği söylemi paylaşmayan bazı başka ve güçlü, ikna edici İslami gruplarla çok uzun zamandır tanışık.Yine bu söylemin önünde bir engel olarak şu da söylenebilir: Uzun süren sömürge döneminde geliştirilen ve bir çok etnik unsuru bir arada tutmak için de bağımsızlıktan sonra da haliyle gereken dengeci ve maslahatçı refleksler, Malay tarzı siyaset etme biçiminin temel renklerinden biri durumunda.

 

Malay camii fenomeni

Malezya’nın camilerini de hatırlamak gerekir bu bağlamda. Malezya camileri bütün bir ülke tarihine dair semiyolojik okumalar yapma imkanı sunan zengin göstergelerle dolu: Sultanlarla idare edilmiş altı yüzyıllık bir dini deneyimin Malezya’sı, üç Batılı ülkece yaşatılmış uzun bir sömürge döneminin Malezya’sı ve nihayet kısa ama bir kalkınmacı coşkuyla yaşanan bağımsızlık döneminin Malezya’sı; bütün bu dönemlerin bariz izlerini ve bu tecrübelerin tamamına uzak olan bizlere göre tuhaf sentezini bu camilerde görmek mümkün. Rick Gregory’nin Foriegn Occupation: Islamic Symbolism in Malaysia başlıklı makalesinden yararlanarak, Malezya cami mimari tarihinin aşağı yukarı şöyle bir özetini çıkarabiliriz: 15. yüzyıldan itibaren Arap ve Hindistanlı tacirlerin baharat ticareti yaptıkları Malaka limanında ve bu limanın dışında, Arap ve Hindistanlılar tarafından teşekkül eden topluluklar kendi camileri ve medreselerini kurarlar, kendi mimari anlayışlarını buraya taşırlar. Malayların ilk camileri ise  büyük oranda kendi evlerine benzer, zamanla bu yapılar ibadete ve eğitime uygun hale getirilerek camileştirilir. Daha sonra bu etnik etkilere, 18. yüzyıldan itibaren Portekiz, Hollandalı ve bu ikisinden daha  güçlü olarak İngiliz sömürge güçlerinin tesirleri eklenir. Yine sömürge dönemi camilerinde ilginç biçimde Mağrib ve Moğol tarzı gözlenir. Şüphesiz her iki tarz da tropikal iklim şartlarının etkisiyle şekillenmiş klasik Malay tarzına uzaktır. Buna karşılık İngiliz mimarlar Malay halkının dinini ve mahalli şartları gözeterek yeniden Malay tarzına dönmenin temellerini atarlar ve sömürge döneminde bina edilmiş camiler bugün de devam eden bir trend oluştururlar ki bu durum hayli ilginçtir.

Malezya’da yönetim cami yapımı konusunda, İslam tarihinin sultanlara özgü sehavetlerini ve patronaj geleneklerini sergilemekte. Başkent Kuala Lumpur’daki, hem 1965’de açılan Milli (Negara) Cami, hem de onun açılışına kadar  şehrin en başta gelen camii olan Cuma (Jamek) Camii bunun örneklerinden. Milli Cami, mermer  avlusundaki havuzları, aynalarla bezeli iç mekanı, kapı önlerinde ücretsiz dağıtılan ve başlıkları, “İslam’da Çok Evlilik” ten “Namazın Önemi”ne, “İslam ve Terörizm”den “Yılbaşı”na değin genişleyen broşürleri yanında, alt katlarındaki İslami çocuk okullarıyla da dikkat çekici. Altışar sayfalık broşürler bu bahsettiklerimiz. Mesela, Yılbaşı başlıklı olanında şöyle tavsiyeler var okuyanlara: Bu sene bir hadis kitabı oku, bir yardım kuruluşuna destek ver, bir İslami derneğe/vakfa üye ol, farz oruçlar dışında nafile oruçlar tut vb. Öğle namazı kılmak için camiye gittiğimizde, okuldaki çocukları izleme imkanımız da oldu: Sayıları yüz kadar olan, sekiz-dokuz  yaşlarında çocuklar: Kızlar beyaz başörtülü, erkek çocuklar geleneksel Malay kıyafetleri içinde, bize de çok tanıdık gelen bir makamda salavat okuyorlardı.Yine bir sultanın, Sultan Salahuddin Abdülaziz Şah’ın yaptırmış olduğu  Mavi Cami de hem bahsettiğimiz patronaja ve hem çok kültürlü, eklektik mimariye örnek sayılabilir. Bu cami, yapıldığı tarih olan 1988’de, dünya üzerindeki en yüksek minareli ve en fazla insan alabilen camiydi. Sonra bu rekor Fas’taki, okyanus kıyısında yer alan Kral Hasan Camii tarafından egale edildi. Mavi Cami, soğansı, Orta Asya’ya özgü kubbesi olan, Cuma hutbesi okumak için imamın en tepesindeki üstü kapalı kısmına oturduğu [3]  görkemli Osmanlı işi minberi yanında, kubbe içinde ve bir çok başka alanda kullanılan ahşap işleriyle Malay üslubunu da taşıyan ve nihayet bir Mısırlı hattatın yazılarıyla bezeli, görüldüğü gibi epey eklektik özellikte büyük bir cami. Diğer camiler gibi bu da bir takım katlardan oluşuyor. Geniş mermer alanlara, çok büyük abdest alma mekanlarına sahip. Kütüphanesi var, otoparkı mevcut. Kapalı mekanın yirmi dört bin kişi aldığını öğreniyoruz. Cuma günü cami tamamen doluyor, cemaat caminin farklı yerlerine yerleştirilmiş büyük ekranlardan hutbe okuyan imamı izleyebiliyor. Cuma günü, orta yaşın üzerindeki erkekler geleneksel kıyafetleri tercih ediyorlar, ki bunlardan bazıları mor, pembe, sarı saten kumaşlardan dikilmiş takımlar. Her namaz vaktinde, ezandan bir saat kadar önce, Şeyh Meşari Raşid el-Afasi’nin, birkaç kilometre uzaktan  bile dinlenebilen, o çok sade ve dokunaklı kıraatiyle bir Kur’an tilaveti yayınlanıyor camiden. Camide gördüğümüz ilginç iki tabeladan da bahsetmek isterim. Yana yana olan bu tabelaların birinde başörtülü ve uzun kollu bir elbise taşıyan bir kadın temsil edilmiş, yanındaki diğer tabelada ise yine başörtülü ama kısa kollu giysisi olan bir diğeri gösteriliyor. Aralarındaki fark, kısa kollu kadının bulunduğu tabelada, ‘giremez’ anlamındaki bandın bulunması. Türkiye için manasız olan bu tabela orada, sokak pratiğinden alıyor gerekçesini. Sokakta, bir çok başörtülü kız ancak kısa kollu giyinerek ‘trendy’ ve modern olabiliyorlar orada.

 

Sinbad’ın gemisiyle tanışık sahiller

Malezya’nın bizim görmediğimiz güney kıyılarında dalmaya müsait yerler var. Çok yeşil, çok temiz sahillerle bezeli bölgeler buralar. Ama iç kısımlarda da sık sık karşımıza yapay göller çıkıyor. Yoğun yağış alan bir ülke Malezya. Sofralarda sürekli karşılaştığımız mango, ananas, papaya, yıldız meyvesi gibi tropikal meyveler yanında orkideleri de ünlü. Bizde çok değerli olan orkide burada sıradan bir çiçek; bir arkadaşımız Malezya’da kadınların orkideyi makbul bir hediye olarak kabul etmediklerini söylüyor. Malezya’da göremesek de, dönüşte Singapur hava limanında rengarenk bir orkide bahçesini görme imkanımız oldu. Yukarıda da söylemiştik, yeşil burada baskın renk. Sadece ormanlar ve şehir dışı alanlar değil, şehir merkezleri de yeşillendirilmiş. Kaldırımlarda ve parklarda çiçekler dışında, sıkça, burgu biçiminde özenle şekillendirilmiş ağaçlarla karşılaşıyoruz. Yine çok kalabalık olmayan caddelerin temizliği dikkat çekmeyecek gibi değil. Sokak satıcıları, pazar esnafı da bu temizlikten nasiplerini almışlar.

Yine, yoğun yağış sularını taşıyan, üstü açık, derin ve geniş kanallar görüyoruz yol kenarlarında.. Biz oradayken de ara sıra hafif yağmur yağdığına şahit oluyoruz. Ama hava her an yağacakmış gibi, engin bulutların tazyikiyle bunaltıcı. Sıcaklık otuzlu derecelerde olmasına rağmen yoğun nem bunun neredeyse iki katını hissetmemize neden oluyor. Fakat, Türkiye’deki başörtüsü yasağı sebebiyle Malezya’daki yaklaşık üç yüz kişilik Türk nüfusuna dahil olarak psikoloji alanında, orada yüksek lisans yapmak zorunda kalan Ebru’ya kalırsa bu hava durumu çok ideal: “ Türkiye’ye dönünce kışın o ağır botları giymek zorunda kalacağım. Oysa burada böyle püfür püfür…”

Bitki örtüsündeki zenginliğe koşut hayvan türleri yaşıyor buralarda. Renkli kuyruklu, iri gagalı ötücü kuşlarla, sağda solda çöp tenekelerini karıştıran maymunlarla karşılaşıyorsunuz. Ve elbette dünyaca ünlü kelebekler… Kelebek parkında hayale gelmeyecek renkte ve büyüklükte kelebekler uçuşuyor. Park, üstü filelerle örtülmüş tropik bir bahçe. İçinde yapay gölcükler, şelaleler var. Görevlilerin girişte omuzlarımıza yapıştırdıkları kokulu etiketler sayesinde kelebekler çevreliyor bizi, bazıları omuzlarımıza konuyor. Yine gölcüklerde çok iri kurbağalar, tembel kaplumbağa ailesi, çok iri ve rengarenk balıklar görüyoruz. Parkın bir kısmı böceklerin sergilendiği bir müze. Hepsi de devasa olan, çekirgeler, tespih böcekleri ve başka odalar dolusu böcek var burada. Ve elbette korkunç boyutlarda, avuç içini dolduracak büyüklükte akrepler. Zamanında, Malezyalı Nur Melana Hasan adlı kadının dünya rekorunu kırmak için aynı kafeste, birlikte otuz altı gün geçirdiği altı bin akrebin, biz bu birkaç benzerine bakmakta zorlanıyoruz.

Malezya, önümüzdeki on yıllarda dikkat çekici bir atılım öngörüyor. Sadece teknolojik büyümesiyle değil, İslam Dünyasının merkezi durumundaki Orta Doğu’ya uzak olmasının dezavantajlarını giderici bazı pratik, organizasyonel girişimleriyle de adını daha sık duyacağız gibi geliyor bize.

 

 

 

 



[1] Kuleleri ilk olarak Sean Connery ile Catherine Zeta- Jones’un birlikte oynadığı 1998 yapımı “Kurda Tuzak - Entrapment” isimli filmde görmüştüm. Film, Catherine Zeta-Jones’un, kendisini hırsız gibi göstererek, efsanevi hırsız Sean Connery’i yakalamaya çalışan bir sigorta şirketi dedektifi rolünü oynadığı vasat bir filmdi. Ve  çoğunlukla olduğu gibi, kulelerin ekrandaki görüntüsü aslından daha etkileyici.

[2]  Nihal Bengisu Karaca’nın Zaman’daki 24 Eylül 2004 tarihli köşe yazısından öğrendiğime göre, İslami sembollerin kamusal alanda daha bir görünürlük kazanması, bazı çevrelerde “Türkiye Malezyalaşıyor” gibi bir değerlendirmeye neden olmuş. Bunu, kim hangi vesileyle söyledi, bunu Bengisu’nun yazısından öğrenmek mümkün olmuyor ama bu ifadenin ucuzluğu ve Türkiye’nin gücünü ve Malezya’nın bir model olmasının önündeki engellerini kavrayamayan sığ perspektifi hemen kendini ele veriyor.

 

[3] O kısmın bu şekildeki kullanımına ilk kez rastladık. Titus Burckhardt, İslam Sanatı’nda, Peygamber Efendimizin makamına saygının bir nişanesi olarak oraya çıkılmadığını belirtir.

 

Tahran Kitap Fuarı, bu sene yirminci yaşını kutladı. Musalla tabir edilen, inşa halindeki Cuma camiinin bitmiş-bitmemiş bir iki salonunda gerçekleşen fuar şaşırtıcı izdihamı ve gez gez bitmez boyutlarıyla aklımızda kaldı. Bu türden fiziki hususiyetleri olan bir fuarı her yerde bulmak mümkün değil. Bir kere standların kurulduğu, ziyaretçilerin gezindikleri yer esasen bir caminin içi. Yüzbinlerce insanı alsın fikriyle planlanmış bu devasa yapının hemen kıyıcığında yine devasa, kat kat bir vuzuhane yani abdest mahalli var. Avluda da çadır namazhane. Tamamlanmış binaların sağında solunda, tamamlanması birkaç on yıla yayılacakmış gibi duran başka binalar, minareler.

Tahran yorgun bir şehir. Şimdi, acaba düzenli parkları, eşit bir ekonomik seviye ve zevke işaret eden arabalardan oluşan yeknesak trafiği, şehrin her tarafına yayılmış sükuneti nedeniyle yorgun gibi mi algılanıyor diye düşündüm bir an. Hayır, yetmişli yıllardan kalma binalarının sağa sola belli belirsiz bel vermesi nedeniyle yorgun. Yine, on iki milyonluk dev bir şehir olmasına karşın İstanbul yada Kahire gibi kaotik yani enerjik olamayışı nedeniyle yorgun. Bu durum şehirdeki her şeyi ve herkesi etkiliyor. Herkes, Tahran için icat edilmiş bir zaman dilimini, yine Tahran’a özgü biçimde yaşıyor sanki. Acele edilmiyor, sorun çıkartılmıyor, otomobiller birbirlerine gönülsüz yaklaşıyorlar ve bu yüzden de kaza olmuyor. Bu sebeple olsa gerek, fuar alanındaki tamamlanmış binalar için, ohoo bunların inşası uzun sürer, yorumunu yapıyor Tahranlılar.

Fuara Türkiye dışında özel stand tasarımıyla katılmış bir başka ülke göremedik. Türkiye geçen sene olduğu gibi bu sene de hazırlıklıydı. Aslında Türkiye derken Kültür Bakanlığı, Basın Yayın Birliği ve Yayıncılar Birliği üçlüsünü kastediyorum. Türkiye standı belli bir fikre dayanan tasarımı, ışıklandırması, görevli kadrosuyla şöyle böyle bir heyecan dalgası yarattı fuarda. Nasıl yaratmasın; şaşkınlıkla öğreniyoruz ki ülkede otuz milyondan fazla Türk var, yine ülkede Türkçe öğrenmeye hevesli çok sayıda İranlı var. Aynı zamanda tiyatrocu da olan, Türkçe’yi Türk televizyonlarından öğrendiğini söyleyen Fransız Dili öğrencisi Sanaz Falah da, Tebriz’i bir Türk şehri olarak ilan edip heyecan içinde ‘bizi unutmayın’ diyen Elmar da bu standdan hoşnuttu. Stand o kadar ilgi gördü ki, önünde fotoğraf çektiren de vardı, Trabzon, İzmir, Konya gibi, İstanbul söz konusu olunca nispeten gözden düşmesi beklenen şehirleri tanıtan broşürleri kapışan da.

Bu arada vazife icabı Türk yazarlarından Farsça’ya çevrilmiş kitaplara dair araştırmalar yaptık. Geçen sene Reşat Nuri’nin Acımak’ını, Terahum adıyla çevirip yayınlatan Bahar hanım Reşat Nuri çevirilerine devam etmek istiyor ama Türk yayıncının yayın izni konusunda kendisine ilgi göstermemesinden yakınıyordu. Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu da geçtiğimiz sene Farsça’ya çevrilmiş, üç bin kadar satarak tükenmişti. Bahar hanıma ve aslında çeviriyle uğraşan herkese, Farsça için bir Çağdaş Türk Öyküsü Antolojisi hazırlamasını önerdim. Çünkü tek tek kitapların çevrilmesi zahmetli ve uzun sürecek bir vetire. Bunun yerine bir hamlede onlarca ismin ve ürünün tanıtılmasını mümkün kılacak seçkilere yönelmekte fayda var. Kültür Bakanlığı’nın da Teda (Türk Edebiyatının Dışa Açılması) projesi kapsamında bu türden bir politika izlemesinde fayda var bizce.

İran’da yayıncılar devlet tarafından maddi olarak destekleniyor. Kitap kağıdının belli bir kısmı devlet tarafından sübvanse ediliyor. Bunun sonucu olarak kitap fiyatları bizdeki fiyatların üçte biri, dörtte birine kadar düşüyor. Ülkede bizdekinin iki katı kadar aktif yayıncı var. Ayrıca üniversite hocalarına yönelik bir kitap bursunun varlığı söylentisi de sık sık kulağımıza çarptı.

İran’da neler yayınlanıyor, neler okunuyor? Bu sorunun cevabını bulmak amacıyla, özellikle bunun için gezdim fuarı. Bir kere, ülkedeki dini havanın gerektirdiği türden, Şiî teolojinin beslediği yayınlardan mebzul miktarda var: Ehli beyt, Kerbela, Masum İmamlar bu türden kitapların ortak konusu. Kah popüler, kah soğukkanlı, ama mutlaka sıkça karşılaşılıyor bunlarla. Yine bu kadroyu tamamlayacak türden, resimleri standları süsleyen kimi Ayetullahların kitapları da bolca mevcut. Bu da sıradan bir hadise. İdeolojik kitaplar var ayrıca: Devrim hatıraları, devrim şehitleri, Irak’la girişilen savaşın acı hatıraları, Batıyla hesaplaşan İran vb. Bu da normal. Beni şaşırtan, bu saydıklarım dışında, kısmen muhalif, kısmen bağımsız denebilecek yayınevlerinin Batıdan yaptıkları çevirilerdeki çeşitlilik ve hacimdi. Sözgelimi Hermes, yine Orhan Pamuk’un yayıncısı olan Koknus (Kaknüs) gibi yayıncılar bunlardan bazıları. Kafka, Proust, Nietzsche, Woolf’un kitapları sık sık farklı çevirilerle karşımıza çıkıyor. Rock kültürü üzerine kitaplar basan, Metallica ile ilgili monografiler neşreden yerler de mevcut. Bunların  yanında Gaston Bachelard gibi sıkı filozofların henüz Türkçe’ye çevrilmemiş kitaplarını Farsça’da görebiliyorsunuz. Kısaca, bizde bulunan modern klasikleri Farsça’da da okumak mümkün bugün. Bu iki başlık dışında bir de, Hâfız, Mevlâna, Sadî, Firdevsî, Attâr, Hayyam gibi devlerin külliyatları da sıkça basılan, envai çeşit edisyonlarla sunulan eserler. Cep boy bir Divân-ı Hâfız bulmak da, bir el arabasını dolduracak ebatta ve tamamen tezyin edilip yıldızlaştırılmış bir edisyon bulmak da mümkün. Sadece bu kadar değil, bu klasikleri farklı biçimlerde üretmiş durmuşlar: Çocuklar, gençler için ayrı ayrı versiyonlar; içlerindeki hikayelerin toplandığı kitaplar; Hafız Divanı Falı gibi isimlerle yayınlanmış seçkiler.

Bu kitapların hepsi aynı oranda okur bulabiliyor mu, kritik sorusunu soralım o halde. Fuara dair bir gözlem olarak şunu söyleyebilirim: Fuarda yoğun ilgi gören standlar, dini ve ideolojik kitap bulunduranlar değil, çağdaş edebiyat ve düşünce yayınlayanlardı. Ayrıca Ali Şeriati yayıncıları da çok ilgi görüyordu. Bu durumu, Ali Şeriati’nin temsil ettiği dini yorumun yükselişiyle ve bu yorumun belli bir muhalefeti temsil kabiliyetiyle açıklamak bilmem isabetli olur mu? Ama İran’daki devrimin uygulamada karşılaştığı sorunlardan biri olarak, rejimin yetkin bir gençliğe sahip olmak türünden ciddi bir gündem maddesi öylece orta yerde duruyor. İran’da, okur yazarların ilgisini cezbedecek ve entelektüel doygunluk doğuracak güçte bir İslamcı edebiyat ve düşünce oluşturmakta yaşanan zorluklara bir kitap fuarı düzleminde şahit oldum denebilir.

Şia’nın, tasavvufi fikriyatla harmanlanmış bir teoloji sunduğu gerçeğinin farkında birisi olarak, fuarda çok etkili ve zengin bir tasavvufi yayınla karşılaşmayı bekliyor değildim. Nihayetinde, şii itikad ve ibadet hayatı tasavvufi bir çok unsura kendince yer veriyor. Bununla birlikte, bu alanda yine de umduğumdan daha az yayın gördüğümü söylemeliyim. İbn Arabî’nin ve şarihlerinin eserleri felsefi irfan çerçevesi içinde, Attâr’ın, Sadî’nin eserleri klasik edebiyat çerçevesi içinde değerlendiriliyor İran’da. Sünni dünyaya ait tasavvufi birikim de fuara yansımamıştı. Rûzene gibi tasavvufî fikriyatın klasik yada çağdaş önemli örneklerini yayınlayan bir yayınevi İran’da neredeyse benzersiz bir konumda.

Tahran Kitap Fuarı, kimilerinin tahmin edemeyeceği kadar, bir kısmını göstermeye çalıştığım türden  bir çeşitlilik arz ediyor. Bu durum, İran düşünce hayatının arayışlarının işaretlerini de içinde taşıyor. Kibar ve medeni İranlılar, bu çeşitliliği bir avantaja dönüştürme hünerini gösterirler umarım.

 

ahmet murat

 

 

AÇILDI

13/5/2008

 

“Yıllardır şiir yazamadım,” dedi. “Şimdi Kars’ta şiire giden bütün yollar açıldı. Burada içimde hissettiğim Allah sevgisine bağlıyorum bunu.” (Kar, Orhan Pamuk)

KIRLANGIÇ SEVDİM

13/5/2008

 

 

Allah’ın göğünde uçuyorsun, Allah’ın

bulutları terliyorlar üstünde,

 

kuş şairi, iyiliğin uçurduğu seni

başka kuşların yerine de sevdi bitirdi

 

sen bir kuşsun, kuş osun

su içmeyi sevdiren dereye sen konsun

 

böyle bir sabahtı yeridir hatırlansa:

elimden tutmuştu yokuşta, ben sevinçliydim

o, Allah’a inanmak, uzun okul yolunda

 

AHMET MURAT

 

YEDİ İKLİM dergisi; KASIM 2006

OLMAK OLMAK

13/5/2008

Çocukların Oyunu/Bruegel

 

 

bir çocuk olmak nedir, nedir ama olmak

uzun atlamada kuş, yüzmede dalga

insan olmak değil, değil somut olmak hatta

nedir mantık ve matematik

karşısında yeğni, oğlak,

tarih ve coğrafya dersinde bir şair,

ya da bir şair adayı olmak

 

çocuk olmakla bir krallıkta meşaleler yanıyor

köprüler kuruluyor, gümüşler pişiriliyor,

bir evin sesi bahçede sincapları besliyor

penceresi onun yağmurla tıpırtı boyanıyor,

neyi tartıyor gökte uçurtması çocuk olmanın,

çocuk olmak bir sevincin karpuzlarını dilimliyor.

 

evet evet bir çocuk olmak arsız, mutlu, kılsız

mendilci, suskun, esmer, canı sıkkın

evet evet, olmak olmak, bazı düşler

için, bazı düşlere, bazı düşlerde,

açıklarda batmış bir gemi gibi dalgın.

 

AHMET MURAT

Yedi İklim dergisinde yayınlanmıştır.