MODERNLİKLE PROBLEMLERİM VAR
4/11/2008İBRAHİM TENEKECİ: Sayın Ahmet Murat, beş yıl aradan sonra Kış Bilgisi isimli bir şiir kitabı yayınladınız. Öncelikle kitabınız hayırlı uğurlu olsun. İnşallah kitabınızın bahtı açık olur, inşallah emeğinizin karşılığını alırsınız.
AHMET MURAT: İnşallah diyelim biz de.
Sizi iyi bir şair olarak biliyorlar, biliyorum. Kendinizi anlatın demiyorum, ama iyi şiir nedir, ne değildir; iyi şair nasıl olmalıdır, bunları anlatmanızı istiyorum.
Bana sen şair değilsin, yazdıkların da şiir değil diyen çıkmadı ama ben kendime hep bir şair olup olmadığımı sordum. Bir şair.. olmak. Benim, şiir ve yücelik arasında var gördüğüm ilişki nedeniyle, zihnimde, şiirin benim yazdığım değil de benim kendisine adandığım bir şey olduğu fikriyle dolaştım durdum. Benim üç beş dizemi –hatta çok daha fazlasını- ezberden okuyan birileriyle karşılaşınca, ne yalan söyleyeyim, hep bir kuşkuyla ve endişeyle baktım karşımdakine. Neyse…Başkasına ait iyi bir şiiri ben yazmışım gibi sahiplenirim; şairine minnet duyguları beslerim. Çünkü iyi şiir, okuruyla arasına, taşıdığı irtifa nedeniyle bir yandan bir mesafe koyarken bir yandan da okurda, ihtiyacı olan bir yitiğini bulduğu duygusunu uyandırır. İyi şair de, bu duyguyu bizde sık sık uyandırmayı başarandır.
Her genç şairin ilgi duyduğu, az çok etkilendiği bir usta vardır. Kitabınızı okuyup bitirdikten sonra, Ülkü Tamer’le uzaktan akraba olduğunuzu farkettim.
Sözgelimi, Ülkü Tamer, “seninle dövüşmek cesaretimi pekiştirir benim” diyor. Siz de şunu diyorsunuz: “Güç verir bana seni aramak için uzaklaşmak.” Yine, ‘sincap’ gibi bazı ortak kelimeleriniz, imgeleriniz var.
Bu yakınlığın kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum. Demek ki şiirinizin bir kökü var. Demek ki modern Türk şiirinden haberdarsınız.
Biraz köklere inip şairlik serüveninizden ve yol arkadaşlarınızdan bahsedebilir misiniz?
............
Şiiri bir iş olarak benimseyerek yazmaya başlamadan önce de, şiir okuyan, şiiri sahiplenen biriydim. İlkokuldan hemen sonra başlayan yatılılık hayatımın ilk yıllarında, Toroslardan yani Karacaoğlanın dağlarından gelmiş fukara köy çocukları olan ama dili şaşırtıcı biçimde işlek kullanan arkadaşlarım köylerini özlerlerdi. Ben de onların köy adlarının dize başlarında okunabildiği akrostişler kaleme alırdım; bir büyücü muamelesi görürdüm, ayrıca sevinirlerdi de. Şiirin itibarı olan yıllardı yani. Sonra iyi olan ve olmayan örnekler okudum ama lise yıllarına , okuduğum bazı şiirler için bunu ben de yazabilirim deyinceye kadar ciddi olarak birşey yazmadım. Sonra hep şiirler okudum; aralarından bazılarını bugün de okumaya devam ediyorum, birçoğunu barındıran kitapları ise kolilerinden çıkarmaya ihtiyaç bile duymuyorum. Ülkü Tamer’i uzun bir süredir okumuyorum ama ilk okuduğumda böyle bir şeyin yazılabilir olduğuna adeta inanamadığımı hatırlıyorum. Ülkü Tamer’in çıkışını yaptığı yılların, saymaya gerek yok , diğer ustalarını da okumaya devam ediyorum; kitaplarını bazen baştan sona bazen rastgele açarak okuyorum. Aslında şiir olarak ne bulursam okuyorum iş gereği. Her döneme ait sevdiğim şairler var, sayıları da az değil, uzun bir liste olur.
Gökhan Özcan, “yolunu kaybedenlerin tarihi, haritanın icadıyla başlar” diyor. Bu sözü, şiire uyarlayıp şu şekilde söylemek mümkün: “Şiirde yolunu kaybedenlerin tarihi, poetikanın icadıyla başladı.” Tabii burada kastettiğim grup, usta şairler değil, genç şair adayları.
Sizde görüyor, biliyorsunuz. Birçok genç arkadaş, şiirini kurmadan, üslubunu bulmadan, henüz bir şair olarak rüştünü ispat etmeden; şiirin poetikasıyla ilgilenmeye ve bu alanda sayfalar dolusu yazı yazmaya başlıyor. Anekdotlar, dipnotlar, kavramlar, kargaşalar... Haliyle, kafaları karman çorman oluyor, şiirleri gelişmiyor. Oysa bu işin doğrusu, şiirde belli bir mesafe aldıktan sonra bu yazıları kaleme almalarıydı.
Siz, şiir üzerine pek yazı yazmadınız. Yani, poetikayla görünürde pek fazla ilgilenmediniz. Bunun nedenini öğrenebilir miyim? Yoksa, şu an için Gökhan Özcan’ı haklı mı buluyorsunuz?
.............
Aslında poetika benim için hayatî bir şey oldu hep. Şiiri gerekçelendirmek istedim, bunun için de şiir üzerine düşündüm. Ama bu konuda çok yazmadığım doğru. Şairler şiir hakkında yazmak zorunda değildirler, ama bütün büyük şairlerin şiir hakkındaki kanaatlerinin gerçekten çok etkileyici olduğunu da müşahade ettim. Dolayısıyla şiir üzerine yazmasak bile şiiri düşünmek zorundayız, şiir eleştirmeninin önünü açacak olan şairlerin fikirleridir bence. Ayrıca şair olmayan birçok düşünür de poetika alanında kalıcı etkilerde bulunmuşlardır. Poetikayla ilgili olarak benim de yapmak istediğim bazı çalışmalar var. Bu çalışmalar içinde, çözmek zorunda olduğumu düşündüğüm sorulara cevap arayacağım. Sözgelimi, modern şiir yazıyorum ama teoride va pratikte, modernlikle problemleri olan biriyim. Bunu aşmanın yolunun, modern şiirin genlerinde bulunan, adetamodern şiirin heyulasını (köken maddesini) oluşturan bazı temel sorunlarla hesaplaşarak, kendi modernliğimizi oluşturmaktan geçtiğini düşünüyorum. Bizim Necip Fazıl, Sezai Karakoç, İsmet Özel ve Cahit Zarifoğlu gibi yüce şairlerimizin yazdıklarında bunun ipuçlarını görmemiz mümkündür. Ayrıca, kadim zamanlarda, yani dünyayı peygamberlerin, kahinlerin, şamanların, bilgelerin, kahramanların salladıkları zamanlarda, bütün bu andığım insanların heybetlerinin omurgasını sözün oluşturması nedeniyle, şiirin insanlar için tuttuğu yer vahiy ve fizikötesi kavrayışlarıyla murtebitti. Bugün gelinen noktada, bugünün insanının, o günün insanlarının söze ve şiire ayırdıkları yeri neye ayırdıklarını vuzuhiyetle tespit etmek istiyorum, bunun için de poetika ve şiir tarihi çalışmam gerekiyor vs.
Çalıştığım yer, yani Milli Gazete tesisleri, havalimanının hemen yanında. Üstümden, üstelik alçak uçuşla, günde yüzden fazla uçak geçiyor. Ve ben, başımı kaldırıp bakmıyorum bile. Ama köye gittiğim vakit, bulutların arasından bir uçak geçse -ki günde bir kere ya geçer ya geçmez- mutlaka bakıyorum.
Senin modern dünyaya ait kullandığın imgeler, kelimeler de biraz böyle. Mesela uçak kelimesini çok sık kullanıyorsun. Fakat uçağı, modern bir şey olduğu için değil, ilgi çekici bulduğun için kullanıyorsun. Ve bu, seni emsallerinden ayırıyor. Yani sen, uçağa bir şehirlinin gözünden değil, köyde yaşayan bir çocuğun gözünden bakıyorsun.
Bu meseleyi biraz açmak ister misin?
Uçak bir süredir ilgili olduğum bir sözcük. Her şairin şiirinde temel ve baskın bir ‘numara’ olduğunu, bütün şiirlerinde onun türevlerine açıldığını düşünüyorum. Benim şiirlerimde de, gerçekliğin dönüştürülmüş bir görüntüsünün peşinde olduğum şeklinde kabaca toparlayabileceğim bir arayışın baskın olduğunu söyleyebilirim, en azından şimdilik. Bu açıdan bakınca, şeyleri, canlıları, herşeyi, alışageldik yerlerinden uğratan bir bakışla yazıyorum. Bu bakışta, yabancılaşmayı besleyen enerji bulunuyor; nesneyle obje arasındaki ilişkiyi gerilimli bir içerikle dolduran Newton-Descartes sonrası Batı düşüncesinin bireyde oluşturduğu yabancılaşma efektinden farklı bir biçimde ama. Batı, doğal çevreyi seküler bir algıya konu etme gibi şeytanca bir düşünsel bidat işledi. Ben, bizde kökenleri bulunan, fark-cem’ terminolojisiyle kavranabilecek, hayret kavramsallaştırmasıyla izah edilebilecek, ehlî bir yabancılaşma biçiminden bahsediyorum.
Uçak da, tıpkı Cansever’in oteli gibi, tabiat-insan ilişkisinin anlatımı yolunda, bana bazı durumları yazmam için kozlar veriyor.
..............
İşte tam bu noktada, şiirinle, şairliğinle ilgili şunları söylemek istiyorum: Bulunduğun yer, hayret makamı. Sadece uçağın gökyüzünde nasıl gittiğine değil, kuşların nasıl uçtuğuna da hayret ediyorsun.
Ve bu hayret duygusu, seni meraklı olmaya yönlendiriyor. İstiyorsun ki, hem bütün taşları kaldırıp altına bakayım, hem de taşın altındaki yuvalara, börtü böceğe zarar vermeyeyim. Şiir yazarken, işte bu hassasiyet ve telaş içindesin.
Senin şiirini kuvvetli kılan şey de zaten bu. Nasıl yani diye soracak olursan, hem meraklı ve yeteneklisin, hem de hayat bilgisi notun, ortalamanın çok üzerinde...
Ben bunların altını çizdim, sen de istersen, şairin doğayla ve çevresiyle olan, olması gereken ilişkinin altını çiz. Böylece, özellikle genç şairler için bir yol haritası çizmiş olalım...
Hz. Adem’in yeryüzüyle temas kurması sanırım beklenmedik bir şeydi kendisi için. Aynı zamanda, cenneti andıran özellikleriyle dünya, kendisinde, çoluk çocuğunda, ailesinde, cennetin ve belki hakkında bilgilendirildikleri cehennemin içiçe geçmiş bir metaforuydu. Bir yönüyle, ilahî olanın tecelligâhı ve böylece ünsiyet kurmaya açık, ama bir yönüyle ıstırap ve ayrılık yurdu ve böylece tekinsizdi.Dünyaya ilk defa ve cennet görmüş gözlerle, cennet dokunmuş tenle inen Hz. Adem’in dünyaya bakışının böyle merak ve hayret dolu olabileceğini tahmin ediyorum. Ben, şiir yolunda Hz. Adem’i pir olarak
Tabiatla, köy kökenli olmadığım halde içerden bir ilişkim oldu; buna rağmen tabiat unsurları beni şaşırtmaya devam etti. Yani, tabiî çevreye bağımlı bir ortamda büyüdüm, işte bahçeler, tarlalar, tavuklar, su kuyuları, ağaç kesmek, mantar toplamak, bal çekmek filan. Ama beri yandan, bunlara kitabî bir yaklaşımım da vardı. Bunun sonucu olarak sanırım, tabiatı sevdim. Köylüler tabiatı böyle uzaktansevmezler ama, çünkü onunla evlidirler zaten. Bu söylediklerimden bir harita çıkıp çıkmayacağından emindeğilim. Ama zaten şiir de bir yürüyüş değildir, danstır. Onunla bir yere gidilmez ama yürüyüş de dansın yerini tutamaz.
.......
Daha önce de söylemiştim: Daima, hayatın güzel taraflarını yazıyorsun: Orman, su, güneş, uyku, kahvaltı, yaz, kuş, kadife, aile, çocuk, yağmur, aşk, namaz, bitkiler, dereler, balıklar, bahçeler...
“Güzel bakan güzel görür” mü diyelim, yoksa, bunun bilinçli bir tercih olduğunu mu soralım. Mutlaka kötü şeyler de görüyorsunuzdur.
Aslında yeterince iyimser olmayan ve ciddiyeti çok ciddiye alan biri olduğumu düşünüyorum ama gariptir şiirimin bu durumlarla olan ilgisi yeterince görünmüyor. Yazdıklarıma bakıldığında günlük- güneşlik bir hava bulduğunu söylüyor arkadaşlarım; ama ben şiirlerimde insan yalnızlığı gerçeğini parlatan, onu görünür kılan bir ortam kurmaya çalıştığımı sanıyorum.
Saydığınız şeyleri durmadan yazmak istiyorum. İnsan ilişkilerini bile, tabiat dolayımında ele almaktan kendimi alamıyorum. Bir de şu denilebilir: İnsan’ı bir kültür varlığı olmaktan çok bir tabiat varlığı olarak kurcalamanın bir yolu olarak kullanıyorum şiiri.
............
Ne zaman, Ahmet Murat imzalı bir şiir okusam, beraberinde, Ziya Osman Saba’nın şu dizesini hatırlıyorum: “İçimin duvarları bembeyaz badanalı...”
Bunu da hatırlatayım dedim...
Yine, dizenin önemini erken kavrayanlardansınız. Neredeyse ilk şiirlerinizden beri, güçlü kuvvetli, sağlığı yerinde dizeler yazıyorsunuz. “Dize, şiirin dizleridir” der gibisiniz.
Büyük şairlerle diğerlerini ayıran özellik, bence güçlü dize yazma becerisinden, yeteneğinden kaynaklanıyor. Örneğin İsmet Özel, Cemal Süreya gibi şairleri okurken, kalemi elimizden düşürmüyor, birçok dizenin altını çizmek zorunda kalıyoruz. İddiam şu: Güçlü dize yazamayan şair, ayakta kalamaz.
Bu konuda sizin de fikrinizi merak ediyorum.
Doğrusu, çoğunlukla kısa şiirler yazdım, bu yüzden şiirlerimde dize önem kazandı. Şiir kısaldıkça, okurun (yani kendimin) bakışı karşısında dayanıklı kalabilmek için dize birimini güçlendirmem gerekiyordu. Dize, esasında sözcük bilincine sahip çıkmayı ve ritim duygusu üzerinde özen göstermeyi gerektiriyor. Ama, uzun şiirlerde ağırlığı dağıtabilmenin yolları bulunabilir, bu bakımdan, dize yerine daha büyük birimler dize kadar önem kazanır. Binlerce yıllık şiir geleneği dizenin önemini gösteriyor bize. Sözel bir damıtma için, yani şiir için, kestirmeden üzerinde yoğunlaşabileceğimiz ilk birimdir bence dize. Dize, şiirin ritmini-işitselliğini, görselliğini, ağırlık ayarlarını belirlemeyi kendisine borçlu olduğumuz, sağlam ve güvenilir ve dediğim gibi kestirmeden bize imkanlar açan, pratik bir ölçüttür.
Bir insan, hayatının her anında numara çekse, onun numara çektiğini kimse anlamaz. Çünkü artık onun hayatı numaradan ibaret olmuştur. Fakat başka biri, ömründe bir defa numara çekse, onun numara çektiği hemen anlaşılır.
Siz, numara çeken, bazı oyunlara başvuran, laf cambazlığı yapan şairlerden değilsiniz. Ama dediğim gibi, bir defa numara çektiniz, onu da herkes gördü, dillendirdi. Kastettiğim şey, Sayılı Dize Çabuk Biter isimli şiirin şu iki dizesi: “İkinci kıtaya başladım, yedi kelimelik ilk dize / saydın yedi işte, artık sevgilim değilsin...”
Bu numarayı yakalayıp dillendirmeleri, sizin için çok olumlu bir şey olduğunu düşünüyorum. Yanılıyor olabilir miyim?
Numara çeken bir şair değil miyim? Şiirde ‘numaralar’a ihtiyacımız var aslında. Her şiir de bir numara üzerine bina edilir bence. Ama, sözcük oyunlarına itibar etme anlamında çekilecek numaraların şiirle pek bir ilişkisi olmadığını biliyorum. Posmodernist ilgileri yüzünden, yerinden ve ait olduğu ontolojik bağlamından çıkarılarak salt sözel bir ilginçliğe dönüşme eğiliminde olan sözde bir hurufiliğe meraklı şiir ya da çağrışımlarla şekillenen bir dizi sözcük oyununu şiirde merkez kılan zeka şiirine uzağım. Bu tür metinlere şiir demek zorunda değiliz. Benim andığınız dizelerimde bu türden bir numara yok zaten. O bahsettiğiniz numara, sanırım, o şiirin diğer numaralarıyla, karşılıklı ihtiyaç ilişkisi içinde değerlendirilebilecek bir numaradır; ‘kitapta yeri var’ yani.
Peki, ikinci kitabını yayınlayan bir şair olarak, edebiyat ortamını nasıl görüyorsunuz? Dergiler, şairler...
Yaşlı ve edebiyat ortamıyla sosyal ilişkileri zayıflamış şairler, mevcut dergilerin yeterince iyi olmadığından dem vururlar. Onlara gore, kendi gençliklerinde şiire gösterilen özen artık gösterilmemektedir filan. Genç şairler ise her zaman daha iyimserdir. Çünkü irtibatlı oldukları bir dergi vardır, ya bir dergi çıkarıyorlardır ve seçme mevkiindedirler ya da bir derginin adamı olma ve seçilme yolundadırlar. Dolayısıyla seçecekleri veya kendileri tarafından seçilecekleri kimselerin varlığı sebebiyle iyimserdirler. Ben de iyi şiirlerin yayınlandığını, Memet Fuat’ın deyişiyle Yüce Türk Şiirinin iyi şairlerce beslenmeye devam ettiğini düşünüyorum. Memet Fuat demişken, çağdaş şiirimize emek veren şairlerin hepsi tarafından sayılan bu ismin her zaman çok iyimser olduğuna da dikkat çekmek isterim. Benim sosyobiyolojik kuşağımdan olan on dikkate değer şair sayabilirim bir çırpıda. Bu az bir rakam değildir. Daha gençlerden olan bazı iyi şairler de geliyorlar arkadan.
Edebiyat ortamında çok fazla sorun yaşandığı doğru. Bu sorunlardan bazısı istikamet, bazısı ahlak bir kısmı da seviye sorunudur. Ama ben kendimi, bu sorunlarla didişecek kadar edebiyat ortamını sahiplenmiş hissetmiyorum nedense.
Bir dakika... Bir dakika... Edebiyat ortamı deyip geçmeyelim; geçmişsek bile bi zahmet geriye dönelim.
Şahsen ben, şairleri ve şiirleri, tek başına değerlendirmenin sağlıklı olmadığını düşünüyorum. Çünkü şair, şiirini, içinde bulunduğu ortamın şiir anlayışına göre şekillendirir. Dolayısıyla, bir şairi, içinde bulunduğu ya da içinden çıktığı ortamla birlikte değerlendirmeliyiz.
Hem uzaklara gitmemek, hem de yanlış anlaşılmaları önlemek için kendimden örnek vereyim: Ben, şiir serüvenime Dergah dergisinde değil de Türk Edebiyatı dergisinde başlamış olsaydım; bugün, hem yazdığım şiirler farklı olurdu, hem de beğendiğim şairler... Burada, elbette Türk Edebiyatı dergisinin aleyhinde bir şey söylemiyorum. Sadece, dergilerin, dolayısıyla ortamın şair üzerindeki etkisini ortaya koyuyorum. Dolayısıyla, benim şiirimi tartışırken, içinden çıkmış olduğum ortamın da şiir anlayışını konuşmuş oluyoruz.
Bu durum, şu an sizin için de geçerli. Yani bizler, sadece Ahmet Murat’ın şiirlerini değil, Kırklar’ın da şiir anlayışını konuşuyor, tartışıyoruz. Çünkü Ahmet Murat, Kış Bilgisi’ndeki şiirlerinin büyük bir kısmını bu dergide yayınlandı.
Ne dersiniz? Bu konu, bugüne kadar pek konuşulmadı, tartışılmadı...
Benim ilk şiirlerimin önemli bir kısmı Yedi İklim dergisinde yayınlanmıştı. İlk kitabımı da Yedi İklim yayınları bastı. Yedi İklim’in, Türk edebiyatı ve düşüncesi içindeki yerini, o şiirleri yayınladığım zamanlarda, ki Yedi İklim’de ilk şiirim 1994’de yayınlandı, tam olarak farkedebildiğimi söyleyemem. Yani, Yedi İklim benim için çok bilinçli bir seçim değildi; modern şiir örnekleri yayınlayan, bu açıdan da ilgimi çeken birdergiydi. Benim yazdıklarımla ilgilendiler, ben de bir sure hep orada yayınladım. Zamanla, dergiler arasındaki dengelerin ne anlama geldiğini, bir dergiyi diğerinden ayıran, dergiyi çıkaranlar açısından hep sıcak tutulan ama genç şair için o kadar da büyütülmeyecek olan nüansları gördüm. İkinci kitabımdaki şiirlerin önemli bir kısmı Kırklar’da yayınlandı. Orada, modern şiirle irtibatlı arkadaşlar vardı, benim yazdıklarımla ilgileniyorlardı; iyi bir ilişki başladı aramızda, ben de 4,5 sene neredeyse hep orada şiir yayınladım. Kırklar’da oluşan hava bence temiz bir hava, sağlığımı olumlu etkiliyor.
Benim şiir anlayışımı konuşmakla Kırklar’ın şiir anlayışını konuşmuş olur muyuz? Bence hayır. Çünkü, Kırklar’da birbirine benzemeyen şiirler yazan arkadaşlar da var. Ama şu da bir gerçektir, dergideki herhangi birinin şiirlerinin varlığı, derginin seviyesinin ve anlayışının şekillenmesinde etkili olur.
.....
Son olarak, Kış Bilgisi’nden ne beklediğinizi sormak istiyorum. Yani, bir şair olarak yazdıklarınızdan ne bekliyorsunuz? Ya da böyle bir beklenti olmalı mı?
Kış Bilgisi, birbirine yakın şiirlerin toplandığı bir kitaptı. Bu kitaba girmemiş bir kitaplık şiirim daha var. Ama bu şiirlerin yayınlanarak, yazacağım başka şiirlerin önünün açılması ihtiyacını duyuyordum.
Dergah
Mayıs,2005
Söyleşen: İbrahim Tenekeci
