Yaşamak kelimesiyle haşlanmış dişetlerini gizleyen

Yaşamak kelimesiyle haşlanmış dişetlerini gizleyen Ölmek kelimesine bakarken bakamayan

Filistinli olmak, bir şaire ne gibi sorumluluklar yükler? Böyle bir soru anlamlı bir soru mudur? Şiir ve sorumluluk arasında her zaman kurulması beklenmeyen ilişkiler, ülkesi işgal edilmiş bir şair söz konusu olunca neden hemen akla gelir? Sanatla ilgili olarak gündeme gelecek bir sorumluluk araştırması, siyasetten bağımsız olarak kurgulanabilir mi?

1944 doğumlu Filistinli şair Mourid Barghouti( Murid Barğutî)’nin Türkçe’ye Şairin Filistini adıyla çevrilen (Aslı ‘I saw Ramallah’ adını taşıyor.) kitabını okuyunca bu soruları sormak bize anlamlı geliyor. Yeniden, bir kez daha, şiir ve ahlak, şiir ve toplum, şiir ve erek arasındaki ilişkileri belli belirsiz zihinde uyandıran bir etkisi var kitabın. Bunun sebebinin, Barghouti’nin ateşli bir şair, yılmaz bir direnişçi olmayışında bulunmasında şaşılacak bir şey yok. Çünkü, burada “şiir ve ...” şeklinde anılan ikililerle ilgili bir merakı körükleyen, şairin taraf tutuşundaki serinkanlılığı ve gönülsüzlüğü.

Şiir ve toplum ilişkisi üzerine, şu kadar yıllık Filistin mücadelesi deneyimine karşın, elle tutulur bir teori geliştirmiş değil Arap şiir kamuoyu. Bu bakımdan, bu ilişkiye, ya dümdüz ve yüzeysel bir ideolojik okumanın ışığında yaklaşıyorlar, ya da sorunu yok saymanın çeşitli artistik yollarını buluyorlar. Tahmin edeceğiniz gibi Barghouti, şiirini Filistin’nin siyasi ve savaşkan heyet-i maneviyesine iliştirmiyor. Tıpkı Filistin’e bakışı gibi şiire bakışı da siyasetin kurduğu ve işlettiği zihnî düzeneğin dışında bir alanda şekilleniyor. Bir yanda şiir ve toplum ilişkisi üzerine, andığımız teorik yetersizlik ve birikimsizliğin egemen olduğu bir Arap şiir havzası, öte yanda  modern şiir içinde zayıf bırakılmış bir tecrübe olarak savaşanların şiirini yazmadaki atalet, Barghouti’ye toplumcu bir şiir yazma hususunda yeterli cesareti vermiyorlar da denebilir. Onun durumundaki şairlerin maneviyatlarını baskı altında tutan husus, bir yandan, zengin çağrışım olanaklarına sahip, deneyci girişimleri de içine çeken, süregiden bir atölye havasını şiirde korumayı buyuran bir şiir-modern şiir !- yazma isteği duyarken, öte yandan, bu deneycilik ve kelime ve ses ölçekli yeniliklerin kendilerini sıcak, hareket halindeki, sert ve katı gerçeklikten uzaklaştırması karşısında yaşadıklarıdır. Bu şairlerin,  somut cepheleri, bu cepheleri dolduran somut kardeşleri var. Bu şairler, bitmeyen antlaşmalar ve sonu gelmeyen masaya oturma’larla kıyasıya etkilenen bir süreç içinde, sürekli değişen ya da en azından değişmeye aday bir gündemin içinde savrulurlar. Buna karşılık, insana dair değişmeyen ve evrensel bir tözsel durumu dile getirmek, adeta Parmenidesçi bir kuşkuyu (“Evrende değişen bir şey yok!”), insanın eski dertlerini anlatarak doğrulamak gibi bir iptilaları da bulunmakta.  Bu durumun onlarda bir gerginlik doğurması beklenir. Barghouti’de olduğu gibi. Açık bir şekilde Barghouti, şiirinde ve kitabında, yüksek bir şiir seviyesine, memleket sorunlarınca yontulmuş bir prizmadan geçirilmiş bir imgelem ışığı yardımıyla da ulaşılabileceğine dair, bizim Mahmud Derviş’te ya da Fadva Tukan’da bulamayacağımızdan emin olduğumuz, yeni bir öneri sunmuyor.          

Daha önce de değindiğimiz gibi kitabın geneline hakim olan varoluşçu duyarlılık, onun Filstin’i de siyasi bir mesele olarak görmeden önce- ve belki de bütünüyle- varoluşsal bir duyarlığın meselesi olarak görmesini örnekliyor. Fakat önce, şairin şiir anlayışını ele alalım. Bağımsız ve muhalif bir yayın organında yayınladığı bir yazıda şair şöyle yazıyor: “ İsrail bizden şiirin ülkesini aldı ve bize ülkenin şiirini bıraktı. Fakat bizim şiirimiz bu sıkıştıran ikilemi aşarak, şahsi olanı olduğu kadar evrensel olanı da kapsayacak şekilde genişledi. Bir çok Filistinli yazar şunun farkındadır: Bir fanatik için basitleştirmek her zaman kullanışlıdır. Bir şair içinse bu kesin olarak intihar demektir. Bizim, tarihin trajik bir noktasında bulunuyor olmamızın sonucu olarak, bizim resimlerimizin posterlerde, liriklerimizin askeri marşlarda, oyunlarımızın nutuklarda, romanlarımızın düz bir ideoloji içinde, şiirlerimizin sloganlarda harcanması kabul edilemezdir.”  Yine aynı  yazıda şunları da yazıyor: “ Poetik imgelem yoluyla ben yaşanmış deneyimime ait algımın, orijinalinden farklı yeni bir versiyonunu kuruyorum. Dil, şiir ile piyasa arasında paylaşılmıştır. Poetik dilin benzersizliği ise bizim bu dünyaya, farklı bir dil sunma önerimizdir.Bizim girişimimiz her bir kelimeyi kendi biricikliğine döndürmek, müşterek vulgarizasyona direnmek, sözcükler arasında, şeylerin yeni bir algısını yaratabilmek için yeni bağlar kurmaktır. Şiir, sadece dil enstrümanıyla, orkestradan ayrılarak solo çalmaktır.Bunun için poetik imgelem kesinlikle bir direniş ameliyesidir. O, gittiği rotayı asla tasvip etmediğimiz dünya gemisinde bir isyan ilanıdır. (...) Şaşırtıcı paradoks şudur: politik güçler, coşturmaya, abartıya, romantik uçuşun yükselen diline başvururken, şairler, fiziki dile, cerrahi hassasiyete, dışavurumda bir iktisata başvururlar. ‘Şiirsel’ hiç de şiirsel değildir. Ben şiirimde soyut yerine somuta, aklın teemmülünden ziyade gözün algılayışına başvururum. (...) Şiirin çekici mucizelerinden biri, onun, biçimi yoluyla, otoriter retoriğe direnebilmesidir. O, mevcut kesinlikleri ve onların resmi temsillerini kırar. Eksiltmeye, fiziki dile başvurarak bir şair soyutlamaya, genellemeye, abartıya ve kızgın generallerin ve sahte aşıkların kahramanvari diline karşı durur.” 1

Bu uzun sayılabilecek alıntı bize şunu gösteriyor: Şair, bir gerilim yaşıyor. Bu gerilim, o coğrafyada siyasiler ve halk nezdinde, şiir ile mücadele arasında artık var kabul edilmiş, başka türlüsü düşünülemez olmuş bir ilişki biçiminin kendisini içine çekmesinden çekindiği yüzeyselliğe direnme arzusundan kaynaklanıyor. Şair şu iki şeyin farkında: Birincisi, kendisinden, halk için yapılan bir sanatı bekleyenler var. Şair buna direnmek istiyor. İkincisi, şair, kendisini mücadeleden bağımsız da düşünemiyor. Şiirin, diliyle, yapısıyla bir mücadele içerdiği ‘mazeret’ini ileri sürmek zorunda kalıyor. Yazdığı şiirlerle, sıradanlaştırmaya, hamasete direndiğini, bunun da bir mücadele olduğunu söyleme ihtiyacı duyuyor. Ama yine de bunu anlayışla karşılamak gerekir. Çünkü şair, şiir yazmak isterken, kendisini Filistin halkına seslenirken değil, Arap kültür seçkinlerine seslenirken buluyor. Ya da elinden bu geliyor diyelim. Böylece, şairin, kitabında da birden fazla kez belirttiği gibi, siyasetten uzak durması bir anlam kazanıyor. Aslında Türk yayıncısının kitaba koyduğu isim olan Şairin Filistini de, kitaptaki Filistin resminin ‘tekinsizliği’nin örtülü bir itirafı gibi. Yani bu tercih, bu Filistin gerçekteki Filistin olmak yerine, bir şairin adesesinden seyredilen, siyaseten ‘az Filistin’ haline getirilmiş bir Filistindir, fikrini telmih ediyor. Barghouti’nin, Filistin sorununu, sosyo-politik bir sorun olmaktan önce kişisel, varoluşsal bir sorun olarak görmesine yeniden değinebiliriz burada. Sözgelimi, Kudüs’le ilgili şöyle diyor: “Dünyanın Kudüs’e dair tek bildiği, sembolün kudretidir.(...) Fakat dünyanın umurunda bile değildir bizim Kudüs’ümüz, halkın Kudüs’ü. Evlerin, taş döşeli sokakların, baharat çarşısının (...)zeytinin, kekiğin, sepet sepet incirlerin, kolyelerin, derilerin Kudüs’ü.” 5 Kitap, okuruna sağlayacağı en önemli katkılardan birini gerçekleştirmeyi bu bakış açısına borçlu. Bu kitap sayesinde, şahsen hiç tanımadığımı farkettiğim Filistinli sürgünleri, onların benzeri olmayan gurbetlerini, darmadağın olmuş aileleri, incire ve zeytine dünyanın dört bir yanında duydukları özlemleri, telefona olan bağ(ım)lılıklarını, şairin ailesi örneğinde olduğu gibi anne babanın Filistin’de, çocuklardan birinin Kahire’de, birinin Paris’te, bir diğerinin Katar’da olması yetmezmiş gibi, Kahire’de kalan şairin de daha sonra karısını ve oğlunu Kahire’de bırakarak, yıllarca Macaristan’da yaşaması gibi yürek burkan hikayelerini okudum.

Elbette okurun, şairin şiirle ilgili görüşlerine bakarak şu soruyu sorma hakkı bakidir: Şairin ülkesindeki acil meseleler sıradanlaştırma ve hamaset midir?  Bu soru anlamlı bir soru gibi gelebilirse de, sorunun içerdiği saptırmaya karşı uyanık olmak gerekir. Hemen hatırlanmalıdır; bir ülkedeki sanat ve kültür ortamındaki beğeni düzeysizliği, siyasi olanın gerçekleştiriminde gerekli olan insaniliği, yüceliği ve inceliği temin etmeyi önleyecektir. Basitçe, bir başbakanın şiir seviyor olup olmamasından bahsetmiyorum; şairlerce yorumlanmamış bir Filistin’in, siyasi arenadan dışarıya çıkarılamadan fakirce ele alınmış, etrafında bir kültür oluşturamamış, bir diyalektik tesis edememiş, böylece de her yönden bir insani kuşatıcılığa konu olamamış olmasından bahsediyorum.

Doğrusu, şairin, hamasete ve avamiliğe direnmekteki bu ısrarını etkileyici buldum. Şair kalıcı bir şiir yazmak istiyor. Hayatın zenginliğini yakalamakta ve aktarmakta yetersiz kalacak düzlükte bir şiirin ‘yarar’ sağlamayacağını savunuyor. Kitabındaki şu ifadeler, onun konuyla ilgili en tutarlı görüşleri: “ “ Taşların çocukları” ile dayanışma içinde olan ve “taşların şiiri” adını verdikleri işe yaramaz berbat şiirler üstüne düşündüm yine. İnsan olma durumundan, kolay ve erişilebilir olanın alınarak basitleştirilmesidir o şiirler; ve o insan olma durumunu tanımlayacak yerde öyle bulandırırlar ki yüceltiyormuş gibi yaparlar ama aslında çarpıtırlar. İşte bu, derinlik ile sığlık, sanat ile siyasi retorik arasındaki daimi farktır.(...) Kendi kendime dedim ki, meselenin özü hayatı detaylarıyla bilmekte ve sanatsal olgunluğun temeli olan insani olgunlukta saklı.” 2 Yine bir başka yerde şöyle diyor: “ Bir fikir uğruna şarkı söyleme düşüncesi beni rahatsız mı ediyor? Bu yüzden mi şiiri bir şarkı olarak değil de bir yapı olarak görüyorum daha çok?” 3

Birbirine benzeyen, ve adeta arketip olarak aldıkları bir iki iyi şiirin sonsuzcasına üretilmesi temeline dayanan bir çok Filistin şiirine kolaylıkla, her yerde rastlamak mümkün. Bu şiirler büyük oranda, şair kamusuna ait olmayan amatörlerce yazılıyor. Bunların sundukları duygular samimi bulunabilir. Ama, direnişin ve savaşın, insani birer eylem olarak, insaniliğin belli bir alanda yeniden, oraya özgü olarak üretilme yollarından biri olduğu hesaba katılırsa, buna cevap verecek evsafta ve kaplamda bir formun da bulunması gerekir. Bu türden şiirlerin içeriyor göründükleri gerçeklik, fakir bir gerçeklik olma, ya  da daha doğrusu gerçekliğin fakir bir algısı olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Tam da burada, büyük ahlakçı, etkileyici fikir ve sanat adamı  Andrey Tarkovsi’yi hatırlamak gerekiyor. Onun, sanat ve sorumluluk arasındaki ilişkiye dair söyledikleri bizim için şu açıdan önemli: Bir kere o, hayata bakışında dinin etkisi altındadır. İkincisi, tıpkı bütün büyük sanat eserleri gibi, filmleri; ve yine bütün Rus modernler gibi kişiliği üretken çelişkileri barındırır. Onun, bir yandan son derece seçkinci  bir sanatçı bakışa sahip olurken, öte taraftan halka karşı sorumluluğunu defalarca belirtmiş olması; ahlakla estetik arasında (yani İslam kelam terminolojisi terimleriyle hüsn ve hayr arasında, İslam düşünürlerinin bir zamanlar çoktan ve doğallıkla kurdukları ilişkiyi hatırlatır tarzda) hayati bir ilişki kurmuş olması önemlidir bizim için. Tarkovski, bizim konumuzla ilgili şöyle diyor: “ Ben süslü sözlerle dolu propaganda amaçlı filmler değil, insanı derinden sarsan filmler yapmak istiyorum. Benim seyircilere olan sorumluluğum bu doğrultudadır.” Bu ifadeler, “ İnsanoğlunun manevi gereksinimleri ve umutlarını dile getiren bir sanatın, ahlaki eğitimdeki rolü inanılmaz derecede önemlidir. Aslında tayin edildiği görev de bundan başka bir şey değildir.” 4 diyen birisine ait olmasaydı daha az önemli olurlardı. Dolayısıyla, yüksek düzeyde üretilmiş bir sanat eserinin, aynı zamanda sorumluluk bilincinin katkıda bulunduğu bir girişimin sonucunda ortaya çıkması imkansız değildir; dahası, yüksek bir sanat eseri, irtifasını koruyarak sorumluluğunun tamamını olmasa bile önemli bir kısmını gerçekleştirir.

Bunların ışığında ve Tarkovski’nin tanıklığında, Barghouti’nin şiirle ilişkili hassasiyetini ve sorumluluk duygusunun onu yüksek seviyede bir şiirin peşinde olmaya itmesini saygı uyandırıcı bulduğumu söylemeliyim. Ama bütün bunlar, Filistin pratiği eşliğinde, müslüman ümmetin mücadele ve şiir arasında sağlıklı ilişkiler kuran etkileyici bir teori geliştirememiş olmalarını gözden gizleyemiyor.

Bu yazı, üzerinde düşünülmesi gereken şu bir kaç başlığı okuruyla paylaşmazsa eksik kalacaktır: Bir sanatçının müslüman olarak portresi.- Müslüman sanatçının modern sanat geleneğine eklemlenmesinin önündeki engeller.- Müslüman sanatçının yapıtında nefs ve ruh.- Fuzuli’nin, Hayyam’ın ve hatta Ebul Maarri’nin İslam medeniyetine aidiyetlerini belirgin kılan havalarının benzeri, bugünün müslüman sanatçısında, onları hiç değilse ümmete ait kılacak şekilde mevcut mudur?

 

AHMET MURAT

 

NOTLAR

1 Mourid Barghouti,Verbicide: Palestinian poet Mourid Barghouti resists the political language of stupidity and hate, New Internationalist, Ağustos 2003.

2 Mourid Barghouti, Şairin Filistini, Çev. A. Melis Hafez, 2004, İstanbul, Klasik yayınları, s. 158.

3 A.g.e., s. 43.

4  Andrey Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman, Çev. Füsun Ant, 2000, İstanbul, Afa yayınları, s. 208 ve 210.

5 Mourid Barghouti, Şairin Filistini, s. 140.

 

“Singapurlu gelin istiyorum.”

 

Singapur Havayollarının, grupta birlikte yolculuk ettiğimiz Ayşe hanıma nihayet, “Singapurlu gelin istiyorum ben.” dedirten kadrosuyla uçuyoruz Malezya’ya. Dubai ve Singapur aktarmalı olarak Kuala Lumpur’da sona erecek yolculuğumuz molalarla on dört saati buluyor. Uçak, Araplar, Avrupalılar, Türkler ve elbette her milletten ‘Japon’la tamamen dolu. Uzun müddet Japonya’da kalmış olan Abdullah’a, bir Japonu diğer Uzak Doğululardan, özellikle de Çinlilerden nasıl ayırabileceğimizi soruyoruz.“ Bu çok zor” diyor Abdullah, “kendileri bile ayırt etmekte zorlanır. Ama birinin saçı boyalı ve alafranga ise büyük ihtimalle o Japondur.” Uzak Doğunun batılısı Japonlar, Batı Avrupalısı Taylandlılar, Boşnak’ı Malezyalılar ve her türden sarı ırkla dolu uçak bizi Türkiye’ye altı saat sonra gelecek bir sabah vaktine indiriyor.

Kuala Lumpur’un, ‘dünyanın en iyisi’ ünvanını almış havaalanında Malezyalı dostlarımız karşılıyor bizi. Yüzlerine ve bütün beden dillerine sinmiş bir incelikle devinen insanlar bunlar. İçlerinde, dört sene önceki yolculuğumuzda bize adeta huşu içinde hizmet eden ve isminin, Fas maneviyat tarihinin yıldız isimlerinden, sufi, müfessir, allame İbn Acibe hazretlerinin adından mülhem olduğunu düşündüğüm Acibe de var.

Başkent Kuala Lumpur’dan, Şah Alam şehrindeki otele, bir otoban üzerinden, kırk beş dakikalık bir otobüs yolculuğundan sonra ulaşıyoruz. ( Aynı mesafenin taksiyle otuz ytl gibi bir rakama gidilebileceğini daha sonra tecrübe ettiğimizi söylemem, sanırım ülkedeki taksi ücretleri hakkında bir fikir verir.) Uçsuz bucaksızmış gibi görünen ve bana nedense, Kolera Günlerinde Aşk’ın dekor kentini sık sık hatırlatan palmiye bahçelerinin ortasından geçiyor yollar. Ekvatorun yakınına bir yerlere ve zamanın altı saat öncesine inmiş olmakla zaten yeterince bozulmuş olan gerçeklik algımız, sağımızdan solumuzdan sonsuzcasına akan bu cangılla biraz daha bozuluyor. Her yer yeşil, sadece yeşil ve hep yeşil. Ağaç kesmenin yüz otuz bin dolar gibi bir cezasının olduğunu söylenmişti Malezya’da. Sadece devlet ağaç kesebiliyormuş, o da kesilen her ağaç karşılığında iki ağaç dikiyormuş.

Yol boyunca belli aralıklarla büyük şantiyeler görüyoruz, toplu konut inşaatları, yüksek katlı binalar… Fakat ikamet için genel tercihin, aylık kiralarının iki yüz ile beş yüz dolar arasında değiştiğini öğrendiğimiz müstakil, tropikal bahçeli ve çoğu tek katlı olan evler olduğunu fark ediyoruz. Dört sene önce, enfes bir bahçesi olan, bu gördüklerimize benzeyen evinde misafir etmişti bizi Ezherüddin bey. Dinin Çiçeği anlamına geliyor ismi, ki kendisi hakikaten dinin çiçeğiydi. O evde yaşadığım bir ikindi vaktini unutamadım: Tropikal bahçenin taraçasından, daha aşağıya serpilmiş başka evleri, bahçeleri seyrediyorduk; hafif, kararsız bir çisenti vardı, rengarenk kanatlı ötücü kuşlara camiden dalgalanan Kur’an tilaveti eşlik ediyordu. “ Cennet” diye mırıldandığımı hatırlıyorum o gün.

Otele geçmeden önce Malezyalı ev sahiplerimiz bizi bir eve, kahvaltıya götürüyorlar. Tropikal bitkilerle gölgelenmiş olan bahçedeki yemek masalarında, seyahatimizin ilk Malay yemeklerini de tadıyoruz: Yoğun baharatlı, palmiye yağı ile pişirilmiş, zaman zaman şeker tadını da aldığımız  aromatik yemekler; grubumuzdaki, bu yemeklerle ilk tanışan herkesi çok şaşırtan ve korkutan tatlar. İbn Battuta’nın karşısına çıkan ataları gibi bugün de Şafii mezhebinden olan Malaylar, ahtapottan karidese, midyeden yengece her türlü deniz canlısını soslarla, rengarenk  pişiriyorlar. Salatalara  çiğ kabak, ananas ya da soya lifleri ekliyorlar. Yine Tanca’lı büyük gezginin zamanından beri değişmeyen bir sofra alışkanlığı olarak ekmek yok neredeyse ortalıklarda: hayıflanılacak bir şey, pirinç lapası güzelim ekmeğin yerine geçmiş. Hind, Çin, Cava gibi komşu kültürlerden yoğun etkiler taşıdığı açık olan Malay mutfağı bize gerçekten çok yabancı. Öyle ki grubumuzdan bir arkadaş her gün bir kilo verdi seyahat boyunca.

Malezya neresi?

Malezya , on üç eyaleti, eyaletlerinde sultanları olan bir ülke ve bizde genellikle, yakın bir zamana kadar dünyanın en yüksek binası olan Petronas’ın 452 metrelik ikiz kuleleriyle [1] ve biraz da geçtiğimiz yıl İngiliz Lotus’la ortak olarak yenilenen Proton marka otomobilleriyle bilinir. Bunun yanında Malezya kimileri için, bir zamanlar, önemli Müslüman düşünür Nakib el-Attas’ın ismi etrafında teşekkül eden Istac ( International Institute of Islamic Thought and Civilization- Uluslar arası İslam Düşüncesi ve Medeniyeti Enstitüsü), ya da Türkiye’de okuma imkanı bulamayan bazı  başörtülü öğrenciler için iyi üniversite demektir. Bunların yanında Malezya, arayı kapatma telaşıyla kendi modernleşme deneyiminin peşinde koşan bir İslam ülkesi. Teknoloji ve endüstrinin göz alıcığının altının yeniden ve bir kez daha takdis edilerek  çizilmesi anlamına da gelen “Uzak Doğu mucizesi” ifadesinin, Güney Kore, Singapur vs ile birlikte işaret ettiği bir ülke de Malezya. Kırk yıl içinde bir tarım ülkesinden teknoloji yoğun ürünler ihraç eden bir ülkeye dönüşmüş ve  2020 yılına kadar tümüyle sanayileşmiş, uzaya astronotunu filan göndermiş bir ülke olmayı düşlüyor. Fakat şunu belirtmekte fayda var: Malezya’nın yirmi beş milyon civarındaki nüfusunun yarısını oluşturan Müslüman Malaylar her ne kadar siyasi ve idari anlamda ülkenin sahibi olsalar da, ülke ticaretinin hakimi büyük oranda nüfusun %35’i demek olan Çinliler. Ülkedeki Çinlilerin Çin ile ilişkilerinin nasıl olduğu, ülke siyasetini doğrudan ya da dolaylı olarak nasıl etkiledikleri, ülke sosyetesini büyük oranda oluşturmaları nedeniyle Malay medyası ve gençleri üzerindeki etkilerinin boyutları ise, Malezya’nın geleceğine dair bir perspektif geliştirmek isteyenler için ayrıca araştırılmaya değer hususlar. Aslında bu Çin faktörü Malezya ve bölgenin diğer küçük ülkeleri için çok temele müteallık bir faktör. Çin’e belki Hindistanı da eklemeli. Andre Miquel’in, Arap Coğrafyacılarının Gözünden 1000 Yılında İslam Dünyası ve Yabancı Diyarlar kitabında yer alan ve İslam coğrafyacılarının bu bölgeleri anlattıkları metinlerdeki usluplarının, Çin ve Hind’i merkeze alma ve diğer bütün ülkeleri bu merkezin gölgesinde önemsizleştirme yönünde olduğu şeklindeki tespiti bu açıdan önemli. Bu ülkelerde kronik bir Çin ve Hind kompleksinden söz etmek mümkün.

Malezya, henüz Peygamber Efendimizin vefatından daha elli sene bile geçmeden İslam’la tanışmıştı. İsmail Faruki, Cahiliyye Döneminde iken bölgeyle kurulmuş ticari ilişkilerin ve bu ilişkiler neticesinde oluşan ticaret kolonilerinin bunda etkili olduğunu söylüyor. 7-13. yy arasında ise buraya yoğun bir Müslüman nüfus göç ediyor. Özellikle Moğol istilası sonucu oluşan göçlerin bir kısmının adresi Malezya oluyor. İlk Müslüman sultanlıkların ortaya çıkmasıyla birlikte İslam burada kalıcı ve etkili bir aktöre dönüşüyor. İslam, bu Uzak Doğu ülkesinin dağına, taşına, diline, mutfağına sinmiş. Gayretli, hamiyetperver, ahi tabiatlı ve Sinbad hikayelerine ilham veren denizci tüccarlar sayesinde Müslümanlaşan Malezya, o tarihten bu yana Müslümanlığın Malaylara özgü bir tecrübesini de geliştirmiş. Müslüman halk, bazılarına göre şaşırtıcı tarzda, giderek daha da “radikalleşen”  bir şekilde İslami bir hayat biçiminde ısrar ediyor. Git gide daha da sanayileşen bir ülke ve yine git gide daha da “sertleşen” bir İslami anlayış özellikle Batılı gözlemcileri şaşırtıyor. [2] Metal müzik grubu Megadeth’in ülkede vereceği konserin, gençlik üzerinde menfi etki yapar gerekçesiyle yönetimce iptal edilmesi, yine Madonna’nın bazı konserlerinin televizyonlarda aynı gerekçelerle sansürlenmesi, ya da  Kahire El-Ezher Üniversitesi mezunu, İslamcı parti PAS’ın manevi lideri ve Kelantan Eyaleti başbakanı olan  Nik Abdülaziz Nik Mat gibi “siyasal İslamcı” çehrelerin siyasette daha fazla görünür olması bu eğilimin bazı göstergeleri olarak zaman zaman anılıyor. Zaten halkın İslam’ı paranteze alan bir yaklaşım yerine, hemen her düzeyde ve sahada  dinin temsiline hevesli bir yaklaşım sahibi olduğu dikkatsiz gözden bile kaçacak gibi değil. Kamusal alanı şenlendiren başörtülülerden İslam Üniversitelerine kadar Malezya dini hassasiyetini sergilemenin çeşitli vesilelerini dikkatle kullanıyor. Ama ülkenin Batılıların kullandığı anlamda giderek daha da radikalleştiği doğru değil bize kalırsa. Çünkü ülke, PAS’ın temsil ettiği söylemi paylaşmayan bazı başka ve güçlü, ikna edici İslami gruplarla çok uzun zamandır tanışık.Yine bu söylemin önünde bir engel olarak şu da söylenebilir: Uzun süren sömürge döneminde geliştirilen ve bir çok etnik unsuru bir arada tutmak için de bağımsızlıktan sonra da haliyle gereken dengeci ve maslahatçı refleksler, Malay tarzı siyaset etme biçiminin temel renklerinden biri durumunda.

 

Malay camii fenomeni

Malezya’nın camilerini de hatırlamak gerekir bu bağlamda. Malezya camileri bütün bir ülke tarihine dair semiyolojik okumalar yapma imkanı sunan zengin göstergelerle dolu: Sultanlarla idare edilmiş altı yüzyıllık bir dini deneyimin Malezya’sı, üç Batılı ülkece yaşatılmış uzun bir sömürge döneminin Malezya’sı ve nihayet kısa ama bir kalkınmacı coşkuyla yaşanan bağımsızlık döneminin Malezya’sı; bütün bu dönemlerin bariz izlerini ve bu tecrübelerin tamamına uzak olan bizlere göre tuhaf sentezini bu camilerde görmek mümkün. Rick Gregory’nin Foriegn Occupation: Islamic Symbolism in Malaysia başlıklı makalesinden yararlanarak, Malezya cami mimari tarihinin aşağı yukarı şöyle bir özetini çıkarabiliriz: 15. yüzyıldan itibaren Arap ve Hindistanlı tacirlerin baharat ticareti yaptıkları Malaka limanında ve bu limanın dışında, Arap ve Hindistanlılar tarafından teşekkül eden topluluklar kendi camileri ve medreselerini kurarlar, kendi mimari anlayışlarını buraya taşırlar. Malayların ilk camileri ise  büyük oranda kendi evlerine benzer, zamanla bu yapılar ibadete ve eğitime uygun hale getirilerek camileştirilir. Daha sonra bu etnik etkilere, 18. yüzyıldan itibaren Portekiz, Hollandalı ve bu ikisinden daha  güçlü olarak İngiliz sömürge güçlerinin tesirleri eklenir. Yine sömürge dönemi camilerinde ilginç biçimde Mağrib ve Moğol tarzı gözlenir. Şüphesiz her iki tarz da tropikal iklim şartlarının etkisiyle şekillenmiş klasik Malay tarzına uzaktır. Buna karşılık İngiliz mimarlar Malay halkının dinini ve mahalli şartları gözeterek yeniden Malay tarzına dönmenin temellerini atarlar ve sömürge döneminde bina edilmiş camiler bugün de devam eden bir trend oluştururlar ki bu durum hayli ilginçtir.

Malezya’da yönetim cami yapımı konusunda, İslam tarihinin sultanlara özgü sehavetlerini ve patronaj geleneklerini sergilemekte. Başkent Kuala Lumpur’daki, hem 1965’de açılan Milli (Negara) Cami, hem de onun açılışına kadar  şehrin en başta gelen camii olan Cuma (Jamek) Camii bunun örneklerinden. Milli Cami, mermer  avlusundaki havuzları, aynalarla bezeli iç mekanı, kapı önlerinde ücretsiz dağıtılan ve başlıkları, “İslam’da Çok Evlilik” ten “Namazın Önemi”ne, “İslam ve Terörizm”den “Yılbaşı”na değin genişleyen broşürleri yanında, alt katlarındaki İslami çocuk okullarıyla da dikkat çekici. Altışar sayfalık broşürler bu bahsettiklerimiz. Mesela, Yılbaşı başlıklı olanında şöyle tavsiyeler var okuyanlara: Bu sene bir hadis kitabı oku, bir yardım kuruluşuna destek ver, bir İslami derneğe/vakfa üye ol, farz oruçlar dışında nafile oruçlar tut vb. Öğle namazı kılmak için camiye gittiğimizde, okuldaki çocukları izleme imkanımız da oldu: Sayıları yüz kadar olan, sekiz-dokuz  yaşlarında çocuklar: Kızlar beyaz başörtülü, erkek çocuklar geleneksel Malay kıyafetleri içinde, bize de çok tanıdık gelen bir makamda salavat okuyorlardı.Yine bir sultanın, Sultan Salahuddin Abdülaziz Şah’ın yaptırmış olduğu  Mavi Cami de hem bahsettiğimiz patronaja ve hem çok kültürlü, eklektik mimariye örnek sayılabilir. Bu cami, yapıldığı tarih olan 1988’de, dünya üzerindeki en yüksek minareli ve en fazla insan alabilen camiydi. Sonra bu rekor Fas’taki, okyanus kıyısında yer alan Kral Hasan Camii tarafından egale edildi. Mavi Cami, soğansı, Orta Asya’ya özgü kubbesi olan, Cuma hutbesi okumak için imamın en tepesindeki üstü kapalı kısmına oturduğu [3]  görkemli Osmanlı işi minberi yanında, kubbe içinde ve bir çok başka alanda kullanılan ahşap işleriyle Malay üslubunu da taşıyan ve nihayet bir Mısırlı hattatın yazılarıyla bezeli, görüldüğü gibi epey eklektik özellikte büyük bir cami. Diğer camiler gibi bu da bir takım katlardan oluşuyor. Geniş mermer alanlara, çok büyük abdest alma mekanlarına sahip. Kütüphanesi var, otoparkı mevcut. Kapalı mekanın yirmi dört bin kişi aldığını öğreniyoruz. Cuma günü cami tamamen doluyor, cemaat caminin farklı yerlerine yerleştirilmiş büyük ekranlardan hutbe okuyan imamı izleyebiliyor. Cuma günü, orta yaşın üzerindeki erkekler geleneksel kıyafetleri tercih ediyorlar, ki bunlardan bazıları mor, pembe, sarı saten kumaşlardan dikilmiş takımlar. Her namaz vaktinde, ezandan bir saat kadar önce, Şeyh Meşari Raşid el-Afasi’nin, birkaç kilometre uzaktan  bile dinlenebilen, o çok sade ve dokunaklı kıraatiyle bir Kur’an tilaveti yayınlanıyor camiden. Camide gördüğümüz ilginç iki tabeladan da bahsetmek isterim. Yana yana olan bu tabelaların birinde başörtülü ve uzun kollu bir elbise taşıyan bir kadın temsil edilmiş, yanındaki diğer tabelada ise yine başörtülü ama kısa kollu giysisi olan bir diğeri gösteriliyor. Aralarındaki fark, kısa kollu kadının bulunduğu tabelada, ‘giremez’ anlamındaki bandın bulunması. Türkiye için manasız olan bu tabela orada, sokak pratiğinden alıyor gerekçesini. Sokakta, bir çok başörtülü kız ancak kısa kollu giyinerek ‘trendy’ ve modern olabiliyorlar orada.

 

Sinbad’ın gemisiyle tanışık sahiller

Malezya’nın bizim görmediğimiz güney kıyılarında dalmaya müsait yerler var. Çok yeşil, çok temiz sahillerle bezeli bölgeler buralar. Ama iç kısımlarda da sık sık karşımıza yapay göller çıkıyor. Yoğun yağış alan bir ülke Malezya. Sofralarda sürekli karşılaştığımız mango, ananas, papaya, yıldız meyvesi gibi tropikal meyveler yanında orkideleri de ünlü. Bizde çok değerli olan orkide burada sıradan bir çiçek; bir arkadaşımız Malezya’da kadınların orkideyi makbul bir hediye olarak kabul etmediklerini söylüyor. Malezya’da göremesek de, dönüşte Singapur hava limanında rengarenk bir orkide bahçesini görme imkanımız oldu. Yukarıda da söylemiştik, yeşil burada baskın renk. Sadece ormanlar ve şehir dışı alanlar değil, şehir merkezleri de yeşillendirilmiş. Kaldırımlarda ve parklarda çiçekler dışında, sıkça, burgu biçiminde özenle şekillendirilmiş ağaçlarla karşılaşıyoruz. Yine çok kalabalık olmayan caddelerin temizliği dikkat çekmeyecek gibi değil. Sokak satıcıları, pazar esnafı da bu temizlikten nasiplerini almışlar.

Yine, yoğun yağış sularını taşıyan, üstü açık, derin ve geniş kanallar görüyoruz yol kenarlarında.. Biz oradayken de ara sıra hafif yağmur yağdığına şahit oluyoruz. Ama hava her an yağacakmış gibi, engin bulutların tazyikiyle bunaltıcı. Sıcaklık otuzlu derecelerde olmasına rağmen yoğun nem bunun neredeyse iki katını hissetmemize neden oluyor. Fakat, Türkiye’deki başörtüsü yasağı sebebiyle Malezya’daki yaklaşık üç yüz kişilik Türk nüfusuna dahil olarak psikoloji alanında, orada yüksek lisans yapmak zorunda kalan Ebru’ya kalırsa bu hava durumu çok ideal: “ Türkiye’ye dönünce kışın o ağır botları giymek zorunda kalacağım. Oysa burada böyle püfür püfür…”

Bitki örtüsündeki zenginliğe koşut hayvan türleri yaşıyor buralarda. Renkli kuyruklu, iri gagalı ötücü kuşlarla, sağda solda çöp tenekelerini karıştıran maymunlarla karşılaşıyorsunuz. Ve elbette dünyaca ünlü kelebekler… Kelebek parkında hayale gelmeyecek renkte ve büyüklükte kelebekler uçuşuyor. Park, üstü filelerle örtülmüş tropik bir bahçe. İçinde yapay gölcükler, şelaleler var. Görevlilerin girişte omuzlarımıza yapıştırdıkları kokulu etiketler sayesinde kelebekler çevreliyor bizi, bazıları omuzlarımıza konuyor. Yine gölcüklerde çok iri kurbağalar, tembel kaplumbağa ailesi, çok iri ve rengarenk balıklar görüyoruz. Parkın bir kısmı böceklerin sergilendiği bir müze. Hepsi de devasa olan, çekirgeler, tespih böcekleri ve başka odalar dolusu böcek var burada. Ve elbette korkunç boyutlarda, avuç içini dolduracak büyüklükte akrepler. Zamanında, Malezyalı Nur Melana Hasan adlı kadının dünya rekorunu kırmak için aynı kafeste, birlikte otuz altı gün geçirdiği altı bin akrebin, biz bu birkaç benzerine bakmakta zorlanıyoruz.

Malezya, önümüzdeki on yıllarda dikkat çekici bir atılım öngörüyor. Sadece teknolojik büyümesiyle değil, İslam Dünyasının merkezi durumundaki Orta Doğu’ya uzak olmasının dezavantajlarını giderici bazı pratik, organizasyonel girişimleriyle de adını daha sık duyacağız gibi geliyor bize.

 

 

 

 



[1] Kuleleri ilk olarak Sean Connery ile Catherine Zeta- Jones’un birlikte oynadığı 1998 yapımı “Kurda Tuzak - Entrapment” isimli filmde görmüştüm. Film, Catherine Zeta-Jones’un, kendisini hırsız gibi göstererek, efsanevi hırsız Sean Connery’i yakalamaya çalışan bir sigorta şirketi dedektifi rolünü oynadığı vasat bir filmdi. Ve  çoğunlukla olduğu gibi, kulelerin ekrandaki görüntüsü aslından daha etkileyici.

[2]  Nihal Bengisu Karaca’nın Zaman’daki 24 Eylül 2004 tarihli köşe yazısından öğrendiğime göre, İslami sembollerin kamusal alanda daha bir görünürlük kazanması, bazı çevrelerde “Türkiye Malezyalaşıyor” gibi bir değerlendirmeye neden olmuş. Bunu, kim hangi vesileyle söyledi, bunu Bengisu’nun yazısından öğrenmek mümkün olmuyor ama bu ifadenin ucuzluğu ve Türkiye’nin gücünü ve Malezya’nın bir model olmasının önündeki engellerini kavrayamayan sığ perspektifi hemen kendini ele veriyor.

 

[3] O kısmın bu şekildeki kullanımına ilk kez rastladık. Titus Burckhardt, İslam Sanatı’nda, Peygamber Efendimizin makamına saygının bir nişanesi olarak oraya çıkılmadığını belirtir.

 

Tahran Kitap Fuarı, bu sene yirminci yaşını kutladı. Musalla tabir edilen, inşa halindeki Cuma camiinin bitmiş-bitmemiş bir iki salonunda gerçekleşen fuar şaşırtıcı izdihamı ve gez gez bitmez boyutlarıyla aklımızda kaldı. Bu türden fiziki hususiyetleri olan bir fuarı her yerde bulmak mümkün değil. Bir kere standların kurulduğu, ziyaretçilerin gezindikleri yer esasen bir caminin içi. Yüzbinlerce insanı alsın fikriyle planlanmış bu devasa yapının hemen kıyıcığında yine devasa, kat kat bir vuzuhane yani abdest mahalli var. Avluda da çadır namazhane. Tamamlanmış binaların sağında solunda, tamamlanması birkaç on yıla yayılacakmış gibi duran başka binalar, minareler.

Tahran yorgun bir şehir. Şimdi, acaba düzenli parkları, eşit bir ekonomik seviye ve zevke işaret eden arabalardan oluşan yeknesak trafiği, şehrin her tarafına yayılmış sükuneti nedeniyle yorgun gibi mi algılanıyor diye düşündüm bir an. Hayır, yetmişli yıllardan kalma binalarının sağa sola belli belirsiz bel vermesi nedeniyle yorgun. Yine, on iki milyonluk dev bir şehir olmasına karşın İstanbul yada Kahire gibi kaotik yani enerjik olamayışı nedeniyle yorgun. Bu durum şehirdeki her şeyi ve herkesi etkiliyor. Herkes, Tahran için icat edilmiş bir zaman dilimini, yine Tahran’a özgü biçimde yaşıyor sanki. Acele edilmiyor, sorun çıkartılmıyor, otomobiller birbirlerine gönülsüz yaklaşıyorlar ve bu yüzden de kaza olmuyor. Bu sebeple olsa gerek, fuar alanındaki tamamlanmış binalar için, ohoo bunların inşası uzun sürer, yorumunu yapıyor Tahranlılar.

Fuara Türkiye dışında özel stand tasarımıyla katılmış bir başka ülke göremedik. Türkiye geçen sene olduğu gibi bu sene de hazırlıklıydı. Aslında Türkiye derken Kültür Bakanlığı, Basın Yayın Birliği ve Yayıncılar Birliği üçlüsünü kastediyorum. Türkiye standı belli bir fikre dayanan tasarımı, ışıklandırması, görevli kadrosuyla şöyle böyle bir heyecan dalgası yarattı fuarda. Nasıl yaratmasın; şaşkınlıkla öğreniyoruz ki ülkede otuz milyondan fazla Türk var, yine ülkede Türkçe öğrenmeye hevesli çok sayıda İranlı var. Aynı zamanda tiyatrocu da olan, Türkçe’yi Türk televizyonlarından öğrendiğini söyleyen Fransız Dili öğrencisi Sanaz Falah da, Tebriz’i bir Türk şehri olarak ilan edip heyecan içinde ‘bizi unutmayın’ diyen Elmar da bu standdan hoşnuttu. Stand o kadar ilgi gördü ki, önünde fotoğraf çektiren de vardı, Trabzon, İzmir, Konya gibi, İstanbul söz konusu olunca nispeten gözden düşmesi beklenen şehirleri tanıtan broşürleri kapışan da.

Bu arada vazife icabı Türk yazarlarından Farsça’ya çevrilmiş kitaplara dair araştırmalar yaptık. Geçen sene Reşat Nuri’nin Acımak’ını, Terahum adıyla çevirip yayınlatan Bahar hanım Reşat Nuri çevirilerine devam etmek istiyor ama Türk yayıncının yayın izni konusunda kendisine ilgi göstermemesinden yakınıyordu. Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu da geçtiğimiz sene Farsça’ya çevrilmiş, üç bin kadar satarak tükenmişti. Bahar hanıma ve aslında çeviriyle uğraşan herkese, Farsça için bir Çağdaş Türk Öyküsü Antolojisi hazırlamasını önerdim. Çünkü tek tek kitapların çevrilmesi zahmetli ve uzun sürecek bir vetire. Bunun yerine bir hamlede onlarca ismin ve ürünün tanıtılmasını mümkün kılacak seçkilere yönelmekte fayda var. Kültür Bakanlığı’nın da Teda (Türk Edebiyatının Dışa Açılması) projesi kapsamında bu türden bir politika izlemesinde fayda var bizce.

İran’da yayıncılar devlet tarafından maddi olarak destekleniyor. Kitap kağıdının belli bir kısmı devlet tarafından sübvanse ediliyor. Bunun sonucu olarak kitap fiyatları bizdeki fiyatların üçte biri, dörtte birine kadar düşüyor. Ülkede bizdekinin iki katı kadar aktif yayıncı var. Ayrıca üniversite hocalarına yönelik bir kitap bursunun varlığı söylentisi de sık sık kulağımıza çarptı.

İran’da neler yayınlanıyor, neler okunuyor? Bu sorunun cevabını bulmak amacıyla, özellikle bunun için gezdim fuarı. Bir kere, ülkedeki dini havanın gerektirdiği türden, Şiî teolojinin beslediği yayınlardan mebzul miktarda var: Ehli beyt, Kerbela, Masum İmamlar bu türden kitapların ortak konusu. Kah popüler, kah soğukkanlı, ama mutlaka sıkça karşılaşılıyor bunlarla. Yine bu kadroyu tamamlayacak türden, resimleri standları süsleyen kimi Ayetullahların kitapları da bolca mevcut. Bu da sıradan bir hadise. İdeolojik kitaplar var ayrıca: Devrim hatıraları, devrim şehitleri, Irak’la girişilen savaşın acı hatıraları, Batıyla hesaplaşan İran vb. Bu da normal. Beni şaşırtan, bu saydıklarım dışında, kısmen muhalif, kısmen bağımsız denebilecek yayınevlerinin Batıdan yaptıkları çevirilerdeki çeşitlilik ve hacimdi. Sözgelimi Hermes, yine Orhan Pamuk’un yayıncısı olan Koknus (Kaknüs) gibi yayıncılar bunlardan bazıları. Kafka, Proust, Nietzsche, Woolf’un kitapları sık sık farklı çevirilerle karşımıza çıkıyor. Rock kültürü üzerine kitaplar basan, Metallica ile ilgili monografiler neşreden yerler de mevcut. Bunların  yanında Gaston Bachelard gibi sıkı filozofların henüz Türkçe’ye çevrilmemiş kitaplarını Farsça’da görebiliyorsunuz. Kısaca, bizde bulunan modern klasikleri Farsça’da da okumak mümkün bugün. Bu iki başlık dışında bir de, Hâfız, Mevlâna, Sadî, Firdevsî, Attâr, Hayyam gibi devlerin külliyatları da sıkça basılan, envai çeşit edisyonlarla sunulan eserler. Cep boy bir Divân-ı Hâfız bulmak da, bir el arabasını dolduracak ebatta ve tamamen tezyin edilip yıldızlaştırılmış bir edisyon bulmak da mümkün. Sadece bu kadar değil, bu klasikleri farklı biçimlerde üretmiş durmuşlar: Çocuklar, gençler için ayrı ayrı versiyonlar; içlerindeki hikayelerin toplandığı kitaplar; Hafız Divanı Falı gibi isimlerle yayınlanmış seçkiler.

Bu kitapların hepsi aynı oranda okur bulabiliyor mu, kritik sorusunu soralım o halde. Fuara dair bir gözlem olarak şunu söyleyebilirim: Fuarda yoğun ilgi gören standlar, dini ve ideolojik kitap bulunduranlar değil, çağdaş edebiyat ve düşünce yayınlayanlardı. Ayrıca Ali Şeriati yayıncıları da çok ilgi görüyordu. Bu durumu, Ali Şeriati’nin temsil ettiği dini yorumun yükselişiyle ve bu yorumun belli bir muhalefeti temsil kabiliyetiyle açıklamak bilmem isabetli olur mu? Ama İran’daki devrimin uygulamada karşılaştığı sorunlardan biri olarak, rejimin yetkin bir gençliğe sahip olmak türünden ciddi bir gündem maddesi öylece orta yerde duruyor. İran’da, okur yazarların ilgisini cezbedecek ve entelektüel doygunluk doğuracak güçte bir İslamcı edebiyat ve düşünce oluşturmakta yaşanan zorluklara bir kitap fuarı düzleminde şahit oldum denebilir.

Şia’nın, tasavvufi fikriyatla harmanlanmış bir teoloji sunduğu gerçeğinin farkında birisi olarak, fuarda çok etkili ve zengin bir tasavvufi yayınla karşılaşmayı bekliyor değildim. Nihayetinde, şii itikad ve ibadet hayatı tasavvufi bir çok unsura kendince yer veriyor. Bununla birlikte, bu alanda yine de umduğumdan daha az yayın gördüğümü söylemeliyim. İbn Arabî’nin ve şarihlerinin eserleri felsefi irfan çerçevesi içinde, Attâr’ın, Sadî’nin eserleri klasik edebiyat çerçevesi içinde değerlendiriliyor İran’da. Sünni dünyaya ait tasavvufi birikim de fuara yansımamıştı. Rûzene gibi tasavvufî fikriyatın klasik yada çağdaş önemli örneklerini yayınlayan bir yayınevi İran’da neredeyse benzersiz bir konumda.

Tahran Kitap Fuarı, kimilerinin tahmin edemeyeceği kadar, bir kısmını göstermeye çalıştığım türden  bir çeşitlilik arz ediyor. Bu durum, İran düşünce hayatının arayışlarının işaretlerini de içinde taşıyor. Kibar ve medeni İranlılar, bu çeşitliliği bir avantaja dönüştürme hünerini gösterirler umarım.

 

ahmet murat

 

 

 Ömer Uluç'un son dönem çalışmalarından.

 

 

Sanırım böyle bir ifadeydi, ressam Ömer Uluç’un sarf ettiği. Ömer Uluç, giderek ilginçleşen resim serüveni bir yana, “bu ülke” üzerine yerli perspektifleri mühimseyerek düşünmeyi deneyen de bir ressam. Pek özenli bir benzetme olmayacak ama bir parça Oktay Sinanoğlu’nu andıran bir tarafı var. Dedim ama, yarım bir benzetme bu.

Hakikaten Türkiye, Balkanlar- Rusya- İran- Kıbrıs-o-bu üzerinden habire esen ve ülkeyi hep bir parça nezle, hep bir parça -üzerinize afiyet- kırık yapan rüzgârlara maruz. Esinti karşılıklı olduğu ve rüzgârlar sırayla değil hep birlikte estiği için buna cereyan diyoruz.

Türkiye’nin son iki yüzyılı, Batı ülkelerinin Osmanlı’nın paylaşılmasını “Doğu Meselesi” olarak kodlayarak gündemlerine almalarıyla birlikte malum şekilde geçti.  Batı ülkelerinin her biri, yüzyıllar boyunca kabarmış bir iştahı gizleme gereği duymadan bu koca ülkeyi aralarında pay etmeye giriştiler. İç siyaset, işte bu ateşli dış siyasetin gölgesinde şekillendi.

İç siyaset hiçbir ülkede ne dış siyasetten bağımsız kurgulanır, ne de bağımsızmış gibi var sayılır. Ama bizdeki durum biraz farklı, biraz aşırı oldu hep. Şu yönde değerlendirmeleri o yüzden tanıdık ve haydi itiraf edelim haklı buluyoruz: Her türden siyasi partinin bir dış irtibatı, hiç değilse dış dünyadan bir ufku vardır. Her dış mihrakın içeride bir ajanı mevcuttur. Böyle böyle, bir siyasi parti muhalefet yaparken, özenle dış mihraklarla irtibatlandıran bir diskur geliştirmeyi alışkanlık edinmiştir. Bir siyasi, sıcak siyasetin bir maddesine ilişkin bir demeç verirken, satır aralarında dış dünyaya mesajını vermeye özen göstermiş; hatta bazen sadece buna özen göstermiştir.

Dış mihraklar, dostlar, düşmanlar, müttefikler, bunlar hep ensemizde oldu. Türkiye gibi dış politikası büyük oranda pragmatizm üzerinden şekillenen bir ülke için bunun ne kadar yorucu ve bıktırıcı olduğunu söylemeye gerek bile yok.

Dış mihrakları önemsemedeki aşırılığı vurgulama babında Türkiye’de zaman zaman toplumsal bir paranoyadan da bahsedilir. Birincisi, bu paranoyayı anlayışla karşılamak lâzım. Çünkü hakikaten son iki yüz yılı durmadan yeni bir sınır çizmek ve ne pahasına olursa olsun bunu korumak gayretiyle, neredeyse uykusuz geçirdik. İkincisi, bu endişe her zaman paranoya olmayabilir. “Paranoyak olmam takip edilmediğim anlamına gelmez” sözü de ayrıca doğru ve muteber.

Geçtiğimiz günlerde Pentagon bir Dünya risk haritası yayınladı. Bu haritada terör, kıtlık, yeraltı kaynakları, dış tehditler, uzaydan gelebilecek tehlikeler vb başlıklarında tespit edilmiş olan riskler ve tehlikeler gösteriliyordu. Sanırım on kadar başlık vardı. Bunların tamamının kesiştiği iki ülkeden biri Türkiye’ydi. Diğeri de İran. Buyurun, paranoyanızı beslemek için bir neden daha.

Geçenlerde Cape Town’a (Güney Afrika) gidince düşündüğüm şeylerden bir kısmı bunlardı. Güney Afrika, iki büyük suyla dünyanın kalanından tecrit edilmiş. Yine gelişmiş aktörlerin “gerçek” dünyasına uzak. Yetmemiş, dünya taşrası olan bir kıta da onunla dünya arasına girmiş.

Müslüman nüfus, ülke nüfusunun yüzde onu civarında. Az yani. Ülkede İslami bir tarih yani İslam üzerinden görülmesi gereken bir hesaplaşma yok.

Müslümanların, içinden iddia devşirecekleri, kendilerine “tarihi” sorumluluk yükleyen “şanlı” bir geçmişleri yok. Dolayısıyla Müslümanlar, “kaderin bize yüklediği misyon” gibi cümleler kurup gezinmiyorlar ortalıkta. Sayıları az olduğu için birbirlerine daha çok ve sık kulak veriyorlar. Siyasi bir iddiaları pek olmadığı için daha sosyal ve eğitsel içerikli bir gündemle meşgul oluyorlar.

Dünyanın, inanç özgürlüğü en geniş ülkesinde yaşadıklarının farkındalar. Başörtüsüymüş, sakalmış, yok böyle bir mesele. Sembollerle konuşmak, bir sözü, hep en az yüz elli yıllık tartışmalara ve toplumsal yarılmalara atıfta bulunarak sarf etmek…böyle bir şey de yok. Tekkelerin kapıları sonuna kadar açık, cemaatlerin faaliyetleri tümüyle serbest. Bütün bunların neticesinde de, doğallar, rahatlar ve çok önemli bulduğum bir şey, gülümsüyorlar.

Türkiye’de yaşamanın yarattığı ağırlığı anlamak için en uygun yerlerden biri sanırım orası. Türkiye’de bizim bir haftada eskittiğimiz gündemi herhalde onlar bir mevsim boyunca harcaya harcaya bitiremezler. Bizim bir gün içinde yaptığımız siyasi tahlillerin ve değerlendirmelerin onlara baş döndürücü ve usta işi geleceğinden eminim. Çünkü Türkiye tetikte durarak hayatta kalınacağı konusunda fikir birliğine vardığımız bir ülke. Bu sinir gerginliğinin zekayı ve bedeni işlek kılan bir tarafı elbette var. Ama öte yandan yorucu, bıktırıcı, sonu gelmeyecekmiş gibi gelen bir tünel hissi doğurduğu da bir gerçek.

Türkiye elektrikli bir ülke. Çünkü cereyanda kalmış. Türkiye’de yaşayanlar da bu durumun bedelini ödüyorlar. Asabi, gergin, toplumsal yarılmadaki büyümeyi umursamayan, dengelerden bahsetmeden konuşamayan, din-iman meselesini siyasileştirmeden ele alamayan, yetmiş ayrı istikamete çekiştirilen bir toplum olduk. Hayırlı olsun diyeceğim ama bu halimizle kime hayrımız dokunacaksa artık.

 Ahmet Murat

 

 

 

Beyrutlu sanatçı Mazen Kerbaj'ın bir çizimi.

 

 

Beyrut bombalarla, füzelerle dövülmekten bitkin ve yaralı yatıyor yerde. Taze gelinlerden günahsız çocuklara, dedelerden meczuplara birçok Beyrutlu mağdur durumda. Bütün bu yaşananlar siyasi mahfellerde tetkik ediliyor, medya araçlarında çeşitli biçimlerde ele alınıyor, giderek bu hengamenin ekonomik sonuçlarına dair tartışmalar çıkıyor, tartışmalar sönüyor.

Beyrut’un yıkımının çeşitli veçheleri böylece açığa çıkartılmaya, facianın ebadına dair bir uyanıklığın teminine çalışılıyor. Gerek Ortadoğu için tasarlanan yeni haritalar, su politikalarına dair yeni öngörüler ve gerekse Rusya’yı da içine alan yeni bir Asya politikasına değin uzanan perspektifler bu bapta sökün ediyor gündeme. Bununla birlikte, İsrail ve Amerika’nın bu saldırılarının, siyasi, jeopolitik temelli teorik uyarıcılarla güdümlü kimliğine ve yukarıda andığımız gündem başlıklarının, açıklama yapmakta sağladığı kolaylığa rağmen, bu arada Beyrut denen bir kültür şehrinin, bir entelektüel yuvasının asli kimi özelliklerinin de yıkıldığını, uzun vadede bunun bütün bir Arap ve İslam dünyasının entelektüel hayatına etkilerde bulunacağını hesaptan çıkarmamak da gerekiyor. Bu saldırılar, jeopolitiği entelektüel ve kültürel projeksiyondan bağımsız ele almamayı gerektirmekte. Hatta, kültür dünyasını asıl meşgale alanı kılmış biri olarak, saldırıların bir kültürel içerikle yüklü olduğunu, temelde bir kültürü hedef aldığını söylememiz de gerekir.

Beyrut, nüfusunun önemli bir kısmını oluşturan hrıstiyan unsurun gönüllü katkılarının da etkisiyle kültürel anlamda Arap dünyasının en batısındaki birkaç merkezden biri olageldi yıllarca. Beyrut Amerikan Üniversitesi efsanevi hocalar istihdam etmiş, Beyrut önemli düşünürlere ve ediplere ev sahipliği yapmış, El-Hayat gibi karizmatik bir uluslararası gazetenin kadrosunu temin etmiştir. Ama Beyrut’un bütün bir Arap kültür dünyası için taşıdığı asıl değer ‘yayıncı’ kimliğinden kaynaklanır. Herhangi bir Arap şehrindeki, herhangi bir kitapçıda yapacağınız küçük bir araştırma, raflarda baskı kalitesini, cildini beğendiğiniz kitapların kahir ekseriyetinin, jeneriğinde Beyrut ismini taşıdığını gösterecektir size. Arap aydınlarının bu durum için kullandığı formül şudur: “ Kahire yazar, Beyrut basar.” Bu sözün bazı versiyonları şöyle biter: “…Bağdat okur.”  (Bağdat kültür hayatı bu yazının konusu olmamakla birlikte, bundan otuz kırk yıl kadar önce Bağdat’ın, Arap dünyasında en fazla başlıkta kitap üreten önemli bir entelektüel merkez olduğunu da hatırlayalım.) Yine Beyrut Arap dünyasındaki bazı muhalif kimliklerin eser yayınlatmak için, Kıbrıs  ve Malta ile birlikte tercih ettikleri yerlerden biri olagelmiştir.  Beyrut’ta, Türkiye’de bile örneğini  göremeyeceğimiz biçimde yüz elli yıllık yayınevi vardır ( Hukuk yayıncılığı yapan Sadir gibi.) Onlarca önemli ve profesyonel yayınevi, durmaksızın Fas’tan Yemen’e, bütün bir Arap dünyasının yayın işini üstlenmiştir.

Bütün bu yayınevleri, onların depoları,  matbaalar, dağıtım şirketleri, kağıt firmaları, hasılı koca bir sektör işgalden etkilenerek darbe almış durumda. Zararın boyutları önümüzdeki dönemde netleşecektir, ama bir ülkedeki sosyal ve ekonomik hayatın tamamını etkileyen bir savaşın, temel ihtiyaçlar arasına girmekte her zaman ve yerde zorlanan kitabın yayıncısını ve pazarını olumsuz etkileyeceğini söylemek uzgörülü olmak bile sayılamaz.

Bu zarar sadece Beyrut’u değil yukarıda andığımız sebeplerle Arap dünyasının tamamını etkileyebilir. Beyrut’un alternatifi olabilecek Kahire bile Beyrut’suz olarak mevcut yayın ihtiyacını karşılayamayacaktır. Bu sorunun orta vadede, yayın sektörünün, bununla bağlantılı olarak entelektüel üretim ve tüketim çemberinin bütününü olumsuz etkilemesi sözkonusu olabilir. Nitekim bugünlerde, 35 yıllık bir yayınevi olan Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye’nin web sitesinin ana sayfasında, okurları kırmızı, yeşil, siyah renklere sahip zemin üzerine yazılı şu sözler karşılıyor: “ Sevgili Lübnan’ın içinde bulunduğu mevcut şartlar nedeniyle, ablukanın kalkıp posta hizmetlerinin tekrar başlamasına kadar siparişleri maalesef karşılayamıyoruz. Anlayışınız için şimdiden teşekkür ederiz.” Yayıncılar bu ifadenin iç sızlatan yanını fark edeceklerdir: Depolarda dağıtılmayı bekleyen heyecan uyandırıcı kitaplar, kitaplarının yayımlanmasını şevkle bekleyen yazarlar, düşüncenin ele gelmesi sürecini yönetme imkanından mahrum kalan editoryal kadrolar…Fakat şunu unutmamalı, aslında burada sözkonusu olan, bir sektör değildir sadece, mevzumuz bütün Arap ve İslam kültür dünyasını etkileyen bir sürecin tetiklenmesidir.

Ortadoğu’da susturulan iletişim mecraları, sınır konan televizyon kanalları, görünmez kılınan yazarlar ve gazetecilere şimdi de yoksullaşmış yada ortadan kalkmış yayınevleri eklenecek. Bu saldırının tek nedeni bunun teminidir diyemeyiz belki ama, bu saldırı tabiatı icabı bu kötülüğü örgütleyen bir yapıdadır da demeliyiz..

 Bu noktada sorularımız şunlardır: Mevcut şartlardan olumsuz etkilenecek entelektüel hayatın baskın karakteri hangi mihver etrafında şekillenmektedir? Yine Arap okur son yıllarda neler okumaktadır? Bu saldırılar dolayısıyla mağdur kalan yayıncılar en çok neler basmaktadır? Hrıstiyan nüfusun yoğun olduğu Beyrut daha çok hangi kesimin yazar ve düşünürlerine yayın hizmeti vermektedir?

İşte bu sorulara Arap Yayıncılar Birliği (APA) genel sekreteri ve Mısır-Lübnan Yayınevi sahibi ve yönetmeni olan Muhammed Reşad’ın geçmiş on yıllara da bakarak verdiği cevabın son kısmı, bu tahribattan bugün en çok etkilenecek yazarların ve eserlerin meşrebi  bakımından bizim açımızdan özellikle üzücü olmalıdır: “ 70’lerin başında edebiyat ve şiir Arap okurunun temel ilgi alanıydı. 70’lerin sonuna doğru Kur’an ve Hadis kitapları gibi dini klasikler öne çıktı.80’lerle birlikte iletişim ve bilgi teknolojileri alanları yükseldi. 90’larda yeniden edebiyat güçlü bir biçimde geri döndü. Şimdilerdeyse, sürpriz bir biçimde İslam ve çağdaş İslam düşüncesine dair klasik ve çağdaş eserler satış listelerinin başında.”

AHMET MURAT