ŞİİRİN ÜLKESİ, ÜLKENİN ŞİİRİ
13/5/2008
Filistinli olmak, bir şaire ne gibi sorumluluklar yükler? Böyle bir soru anlamlı bir soru mudur? Şiir ve sorumluluk arasında her zaman kurulması beklenmeyen ilişkiler, ülkesi işgal edilmiş bir şair söz konusu olunca neden hemen akla gelir? Sanatla ilgili olarak gündeme gelecek bir sorumluluk araştırması, siyasetten bağımsız olarak kurgulanabilir mi?
1944 doğumlu Filistinli şair Mourid Barghouti( Murid Barğutî)’nin Türkçe’ye Şairin Filistini adıyla çevrilen (Aslı ‘I saw Ramallah’ adını taşıyor.) kitabını okuyunca bu soruları sormak bize anlamlı geliyor. Yeniden, bir kez daha, şiir ve ahlak, şiir ve toplum, şiir ve erek arasındaki ilişkileri belli belirsiz zihinde uyandıran bir etkisi var kitabın. Bunun sebebinin, Barghouti’nin ateşli bir şair, yılmaz bir direnişçi olmayışında bulunmasında şaşılacak bir şey yok. Çünkü, burada “şiir ve ...” şeklinde anılan ikililerle ilgili bir merakı körükleyen, şairin taraf tutuşundaki serinkanlılığı ve gönülsüzlüğü.
Şiir ve toplum ilişkisi üzerine, şu kadar yıllık Filistin mücadelesi deneyimine karşın, elle tutulur bir teori geliştirmiş değil Arap şiir kamuoyu. Bu bakımdan, bu ilişkiye, ya dümdüz ve yüzeysel bir ideolojik okumanın ışığında yaklaşıyorlar, ya da sorunu yok saymanın çeşitli artistik yollarını buluyorlar. Tahmin edeceğiniz gibi Barghouti, şiirini Filistin’nin siyasi ve savaşkan heyet-i maneviyesine iliştirmiyor. Tıpkı Filistin’e bakışı gibi şiire bakışı da siyasetin kurduğu ve işlettiği zihnî düzeneğin dışında bir alanda şekilleniyor. Bir yanda şiir ve toplum ilişkisi üzerine, andığımız teorik yetersizlik ve birikimsizliğin egemen olduğu bir Arap şiir havzası, öte yanda modern şiir içinde zayıf bırakılmış bir tecrübe olarak savaşanların şiirini yazmadaki atalet, Barghouti’ye toplumcu bir şiir yazma hususunda yeterli cesareti vermiyorlar da denebilir. Onun durumundaki şairlerin maneviyatlarını baskı altında tutan husus, bir yandan, zengin çağrışım olanaklarına sahip, deneyci girişimleri de içine çeken, süregiden bir atölye havasını şiirde korumayı buyuran bir şiir-modern şiir !- yazma isteği duyarken, öte yandan, bu deneycilik ve kelime ve ses ölçekli yeniliklerin kendilerini sıcak, hareket halindeki, sert ve katı gerçeklikten uzaklaştırması karşısında yaşadıklarıdır. Bu şairlerin, somut cepheleri, bu cepheleri dolduran somut kardeşleri var. Bu şairler, bitmeyen antlaşmalar ve sonu gelmeyen masaya oturma’larla kıyasıya etkilenen bir süreç içinde, sürekli değişen ya da en azından değişmeye aday bir gündemin içinde savrulurlar. Buna karşılık, insana dair değişmeyen ve evrensel bir tözsel durumu dile getirmek, adeta Parmenidesçi bir kuşkuyu (“Evrende değişen bir şey yok!”), insanın eski dertlerini anlatarak doğrulamak gibi bir iptilaları da bulunmakta. Bu durumun onlarda bir gerginlik doğurması beklenir. Barghouti’de olduğu gibi. Açık bir şekilde Barghouti, şiirinde ve kitabında, yüksek bir şiir seviyesine, memleket sorunlarınca yontulmuş bir prizmadan geçirilmiş bir imgelem ışığı yardımıyla da ulaşılabileceğine dair, bizim Mahmud Derviş’te ya da Fadva Tukan’da bulamayacağımızdan emin olduğumuz, yeni bir öneri sunmuyor.
Daha önce de değindiğimiz gibi kitabın geneline hakim olan varoluşçu duyarlılık, onun Filstin’i de siyasi bir mesele olarak görmeden önce- ve belki de bütünüyle- varoluşsal bir duyarlığın meselesi olarak görmesini örnekliyor. Fakat önce, şairin şiir anlayışını ele alalım. Bağımsız ve muhalif bir yayın organında yayınladığı bir yazıda şair şöyle yazıyor: “ İsrail bizden şiirin ülkesini aldı ve bize ülkenin şiirini bıraktı. Fakat bizim şiirimiz bu sıkıştıran ikilemi aşarak, şahsi olanı olduğu kadar evrensel olanı da kapsayacak şekilde genişledi. Bir çok Filistinli yazar şunun farkındadır: Bir fanatik için basitleştirmek her zaman kullanışlıdır. Bir şair içinse bu kesin olarak intihar demektir. Bizim, tarihin trajik bir noktasında bulunuyor olmamızın sonucu olarak, bizim resimlerimizin posterlerde, liriklerimizin askeri marşlarda, oyunlarımızın nutuklarda, romanlarımızın düz bir ideoloji içinde, şiirlerimizin sloganlarda harcanması kabul edilemezdir.” Yine aynı yazıda şunları da yazıyor: “ Poetik imgelem yoluyla ben yaşanmış deneyimime ait algımın, orijinalinden farklı yeni bir versiyonunu kuruyorum. Dil, şiir ile piyasa arasında paylaşılmıştır. Poetik dilin benzersizliği ise bizim bu dünyaya, farklı bir dil sunma önerimizdir.Bizim girişimimiz her bir kelimeyi kendi biricikliğine döndürmek, müşterek vulgarizasyona direnmek, sözcükler arasında, şeylerin yeni bir algısını yaratabilmek için yeni bağlar kurmaktır. Şiir, sadece dil enstrümanıyla, orkestradan ayrılarak solo çalmaktır.Bunun için poetik imgelem kesinlikle bir direniş ameliyesidir. O, gittiği rotayı asla tasvip etmediğimiz dünya gemisinde bir isyan ilanıdır. (...) Şaşırtıcı paradoks şudur: politik güçler, coşturmaya, abartıya, romantik uçuşun yükselen diline başvururken, şairler, fiziki dile, cerrahi hassasiyete, dışavurumda bir iktisata başvururlar. ‘Şiirsel’ hiç de şiirsel değildir. Ben şiirimde soyut yerine somuta, aklın teemmülünden ziyade gözün algılayışına başvururum. (...) Şiirin çekici mucizelerinden biri, onun, biçimi yoluyla, otoriter retoriğe direnebilmesidir. O, mevcut kesinlikleri ve onların resmi temsillerini kırar. Eksiltmeye, fiziki dile başvurarak bir şair soyutlamaya, genellemeye, abartıya ve kızgın generallerin ve sahte aşıkların kahramanvari diline karşı durur.” 1
Bu uzun sayılabilecek alıntı bize şunu gösteriyor: Şair, bir gerilim yaşıyor. Bu gerilim, o coğrafyada siyasiler ve halk nezdinde, şiir ile mücadele arasında artık var kabul edilmiş, başka türlüsü düşünülemez olmuş bir ilişki biçiminin kendisini içine çekmesinden çekindiği yüzeyselliğe direnme arzusundan kaynaklanıyor. Şair şu iki şeyin farkında: Birincisi, kendisinden, halk için yapılan bir sanatı bekleyenler var. Şair buna direnmek istiyor. İkincisi, şair, kendisini mücadeleden bağımsız da düşünemiyor. Şiirin, diliyle, yapısıyla bir mücadele içerdiği ‘mazeret’ini ileri sürmek zorunda kalıyor. Yazdığı şiirlerle, sıradanlaştırmaya, hamasete direndiğini, bunun da bir mücadele olduğunu söyleme ihtiyacı duyuyor. Ama yine de bunu anlayışla karşılamak gerekir. Çünkü şair, şiir yazmak isterken, kendisini Filistin halkına seslenirken değil, Arap kültür seçkinlerine seslenirken buluyor. Ya da elinden bu geliyor diyelim. Böylece, şairin, kitabında da birden fazla kez belirttiği gibi, siyasetten uzak durması bir anlam kazanıyor. Aslında Türk yayıncısının kitaba koyduğu isim olan Şairin Filistini de, kitaptaki Filistin resminin ‘tekinsizliği’nin örtülü bir itirafı gibi. Yani bu tercih, bu Filistin gerçekteki Filistin olmak yerine, bir şairin adesesinden seyredilen, siyaseten ‘az Filistin’ haline getirilmiş bir Filistindir, fikrini telmih ediyor. Barghouti’nin, Filistin sorununu, sosyo-politik bir sorun olmaktan önce kişisel, varoluşsal bir sorun olarak görmesine yeniden değinebiliriz burada. Sözgelimi, Kudüs’le ilgili şöyle diyor: “Dünyanın Kudüs’e dair tek bildiği, sembolün kudretidir.(...) Fakat dünyanın umurunda bile değildir bizim Kudüs’ümüz, halkın Kudüs’ü. Evlerin, taş döşeli sokakların, baharat çarşısının (...)zeytinin, kekiğin, sepet sepet incirlerin, kolyelerin, derilerin Kudüs’ü.” 5 Kitap, okuruna sağlayacağı en önemli katkılardan birini gerçekleştirmeyi bu bakış açısına borçlu. Bu kitap sayesinde, şahsen hiç tanımadığımı farkettiğim Filistinli sürgünleri, onların benzeri olmayan gurbetlerini, darmadağın olmuş aileleri, incire ve zeytine dünyanın dört bir yanında duydukları özlemleri, telefona olan bağ(ım)lılıklarını, şairin ailesi örneğinde olduğu gibi anne babanın Filistin’de, çocuklardan birinin Kahire’de, birinin Paris’te, bir diğerinin Katar’da olması yetmezmiş gibi, Kahire’de kalan şairin de daha sonra karısını ve oğlunu Kahire’de bırakarak, yıllarca Macaristan’da yaşaması gibi yürek burkan hikayelerini okudum.
Elbette okurun, şairin şiirle ilgili görüşlerine bakarak şu soruyu sorma hakkı bakidir: Şairin ülkesindeki acil meseleler sıradanlaştırma ve hamaset midir? Bu soru anlamlı bir soru gibi gelebilirse de, sorunun içerdiği saptırmaya karşı uyanık olmak gerekir. Hemen hatırlanmalıdır; bir ülkedeki sanat ve kültür ortamındaki beğeni düzeysizliği, siyasi olanın gerçekleştiriminde gerekli olan insaniliği, yüceliği ve inceliği temin etmeyi önleyecektir. Basitçe, bir başbakanın şiir seviyor olup olmamasından bahsetmiyorum; şairlerce yorumlanmamış bir Filistin’in, siyasi arenadan dışarıya çıkarılamadan fakirce ele alınmış, etrafında bir kültür oluşturamamış, bir diyalektik tesis edememiş, böylece de her yönden bir insani kuşatıcılığa konu olamamış olmasından bahsediyorum.
Doğrusu, şairin, hamasete ve avamiliğe direnmekteki bu ısrarını etkileyici buldum. Şair kalıcı bir şiir yazmak istiyor. Hayatın zenginliğini yakalamakta ve aktarmakta yetersiz kalacak düzlükte bir şiirin ‘yarar’ sağlamayacağını savunuyor. Kitabındaki şu ifadeler, onun konuyla ilgili en tutarlı görüşleri: “ “ Taşların çocukları” ile dayanışma içinde olan ve “taşların şiiri” adını verdikleri işe yaramaz berbat şiirler üstüne düşündüm yine. İnsan olma durumundan, kolay ve erişilebilir olanın alınarak basitleştirilmesidir o şiirler; ve o insan olma durumunu tanımlayacak yerde öyle bulandırırlar ki yüceltiyormuş gibi yaparlar ama aslında çarpıtırlar. İşte bu, derinlik ile sığlık, sanat ile siyasi retorik arasındaki daimi farktır.(...) Kendi kendime dedim ki, meselenin özü hayatı detaylarıyla bilmekte ve sanatsal olgunluğun temeli olan insani olgunlukta saklı.” 2 Yine bir başka yerde şöyle diyor: “ Bir fikir uğruna şarkı söyleme düşüncesi beni rahatsız mı ediyor? Bu yüzden mi şiiri bir şarkı olarak değil de bir yapı olarak görüyorum daha çok?” 3
Birbirine benzeyen, ve adeta arketip olarak aldıkları bir iki iyi şiirin sonsuzcasına üretilmesi temeline dayanan bir çok Filistin şiirine kolaylıkla, her yerde rastlamak mümkün. Bu şiirler büyük oranda, şair kamusuna ait olmayan amatörlerce yazılıyor. Bunların sundukları duygular samimi bulunabilir. Ama, direnişin ve savaşın, insani birer eylem olarak, insaniliğin belli bir alanda yeniden, oraya özgü olarak üretilme yollarından biri olduğu hesaba katılırsa, buna cevap verecek evsafta ve kaplamda bir formun da bulunması gerekir. Bu türden şiirlerin içeriyor göründükleri gerçeklik, fakir bir gerçeklik olma, ya da daha doğrusu gerçekliğin fakir bir algısı olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Tam da burada, büyük ahlakçı, etkileyici fikir ve sanat adamı Andrey Tarkovsi’yi hatırlamak gerekiyor. Onun, sanat ve sorumluluk arasındaki ilişkiye dair söyledikleri bizim için şu açıdan önemli: Bir kere o, hayata bakışında dinin etkisi altındadır. İkincisi, tıpkı bütün büyük sanat eserleri gibi, filmleri; ve yine bütün Rus modernler gibi kişiliği üretken çelişkileri barındırır. Onun, bir yandan son derece seçkinci bir sanatçı bakışa sahip olurken, öte taraftan halka karşı sorumluluğunu defalarca belirtmiş olması; ahlakla estetik arasında (yani İslam kelam terminolojisi terimleriyle hüsn ve hayr arasında, İslam düşünürlerinin bir zamanlar çoktan ve doğallıkla kurdukları ilişkiyi hatırlatır tarzda) hayati bir ilişki kurmuş olması önemlidir bizim için. Tarkovski, bizim konumuzla ilgili şöyle diyor: “ Ben süslü sözlerle dolu propaganda amaçlı filmler değil, insanı derinden sarsan filmler yapmak istiyorum. Benim seyircilere olan sorumluluğum bu doğrultudadır.” Bu ifadeler, “ İnsanoğlunun manevi gereksinimleri ve umutlarını dile getiren bir sanatın, ahlaki eğitimdeki rolü inanılmaz derecede önemlidir. Aslında tayin edildiği görev de bundan başka bir şey değildir.” 4 diyen birisine ait olmasaydı daha az önemli olurlardı. Dolayısıyla, yüksek düzeyde üretilmiş bir sanat eserinin, aynı zamanda sorumluluk bilincinin katkıda bulunduğu bir girişimin sonucunda ortaya çıkması imkansız değildir; dahası, yüksek bir sanat eseri, irtifasını koruyarak sorumluluğunun tamamını olmasa bile önemli bir kısmını gerçekleştirir.
Bunların ışığında ve Tarkovski’nin tanıklığında, Barghouti’nin şiirle ilişkili hassasiyetini ve sorumluluk duygusunun onu yüksek seviyede bir şiirin peşinde olmaya itmesini saygı uyandırıcı bulduğumu söylemeliyim. Ama bütün bunlar, Filistin pratiği eşliğinde, müslüman ümmetin mücadele ve şiir arasında sağlıklı ilişkiler kuran etkileyici bir teori geliştirememiş olmalarını gözden gizleyemiyor.
Bu yazı, üzerinde düşünülmesi gereken şu bir kaç başlığı okuruyla paylaşmazsa eksik kalacaktır: Bir sanatçının müslüman olarak portresi.- Müslüman sanatçının modern sanat geleneğine eklemlenmesinin önündeki engeller.- Müslüman sanatçının yapıtında nefs ve ruh.- Fuzuli’nin, Hayyam’ın ve hatta Ebul Maarri’nin İslam medeniyetine aidiyetlerini belirgin kılan havalarının benzeri, bugünün müslüman sanatçısında, onları hiç değilse ümmete ait kılacak şekilde mevcut mudur?
NOTLAR
1 Mourid Barghouti,Verbicide: Palestinian poet Mourid Barghouti resists the political language of stupidity and hate, New Internationalist, Ağustos 2003.
2 Mourid Barghouti, Şairin Filistini, Çev. A. Melis Hafez, 2004, İstanbul, Klasik yayınları, s. 158.
3 A.g.e., s. 43.
4 Andrey Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman, Çev. Füsun Ant, 2000, İstanbul, Afa yayınları, s. 208 ve 210.
5 Mourid Barghouti, Şairin Filistini, s. 140.
