Yaşamak kelimesiyle haşlanmış dişetlerini gizleyen

Yaşamak kelimesiyle haşlanmış dişetlerini gizleyen Ölmek kelimesine bakarken bakamayan

İBRAHİM TENEKECİ: Sayın Ahmet Murat, beş yıl aradan sonra Kış Bilgisi isimli bir şiir kitabı yayınladınız. Öncelikle kitabınız hayırlı uğurlu olsun. İnşallah kitabınızın bahtı açık olur, inşallah emeğinizin karşılığını alırsınız.

 

AHMET MURAT: İnşallah diyelim biz de.

 

Sizi iyi bir şair olarak biliyorlar, biliyorum. Kendinizi anlatın demiyorum, ama iyi şiir nedir, ne değildir; iyi şair nasıl olmalıdır, bunları anlatmanızı istiyorum.

Bana sen şair değilsin, yazdıkların da şiir değil diyen çıkmadı ama ben kendime hep bir şair olup olmadığımı sordum.   Bir şair.. olmak. Benim, şiir ve yücelik arasında var gördüğüm ilişki nedeniyle, zihnimde, şiirin benim yazdığım değil de benim kendisine adandığım bir şey olduğu fikriyle dolaştım durdum. Benim üç beş dizemi –hatta çok daha fazlasını- ezberden okuyan birileriyle karşılaşınca, ne yalan söyleyeyim, hep bir kuşkuyla ve endişeyle baktım karşımdakine. Neyse…Başkasına ait iyi bir şiiri ben yazmışım gibi sahiplenirim; şairine minnet duyguları beslerim.  Çünkü iyi şiir, okuruyla arasına, taşıdığı irtifa nedeniyle bir yandan bir mesafe koyarken bir yandan da okurda, ihtiyacı olan bir yitiğini bulduğu duygusunu uyandırır. İyi şair de, bu duyguyu bizde sık sık uyandırmayı başarandır.

 

Her genç şairin ilgi duyduğu, az çok etkilendiği bir usta vardır. Kitabınızı okuyup bitirdikten sonra, Ülkü Tamer’le uzaktan akraba olduğunuzu farkettim.

Sözgelimi, Ülkü Tamer, “seninle dövüşmek cesaretimi pekiştirir benim” diyor. Siz de şunu diyorsunuz: “Güç verir bana seni aramak için uzaklaşmak.” Yine, ‘sincap’ gibi bazı ortak kelimeleriniz, imgeleriniz var.

Bu yakınlığın kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum. Demek ki şiirinizin bir kökü var. Demek ki modern Türk şiirinden haberdarsınız.

Biraz köklere inip şairlik serüveninizden ve yol arkadaşlarınızdan bahsedebilir misiniz?

 

............

Şiiri bir iş olarak benimseyerek   yazmaya başlamadan önce  de, şiir okuyan, şiiri sahiplenen biriydim. İlkokuldan hemen sonra  başlayan yatılılık hayatımın ilk yıllarında,  Toroslardan yani Karacaoğlanın dağlarından gelmiş  fukara köy çocukları olan ama dili şaşırtıcı biçimde işlek kullanan arkadaşlarım köylerini özlerlerdi.   Ben de onların köy  adlarının dize başlarında okunabildiği akrostişler  kaleme alırdım; bir büyücü muamelesi görürdüm, ayrıca sevinirlerdi  de.  Şiirin itibarı olan yıllardı yani. Sonra iyi olan ve olmayan örnekler okudum  ama  lise yıllarına , okuduğum bazı şiirler için bunu ben de yazabilirim deyinceye kadar  ciddi olarak birşey yazmadım. Sonra hep şiirler okudum; aralarından bazılarını bugün de okumaya devam ediyorum, birçoğunu barındıran kitapları ise kolilerinden çıkarmaya ihtiyaç bile duymuyorum. Ülkü Tamer’i uzun bir süredir okumuyorum ama ilk okuduğumda böyle bir şeyin yazılabilir  olduğuna adeta inanamadığımı hatırlıyorum.  Ülkü Tamer’in çıkışını yaptığı yılların, saymaya gerek yok , diğer ustalarını da okumaya devam ediyorum; kitaplarını bazen baştan sona bazen rastgele  açarak okuyorum. Aslında şiir olarak ne bulursam okuyorum iş gereği. Her döneme ait sevdiğim şairler var, sayıları da az değil, uzun bir liste olur.

  

Gökhan Özcan, “yolunu kaybedenlerin tarihi, haritanın icadıyla başlar” diyor. Bu sözü, şiire uyarlayıp şu şekilde söylemek mümkün: “Şiirde yolunu kaybedenlerin tarihi, poetikanın icadıyla başladı.” Tabii burada kastettiğim grup, usta şairler değil, genç şair adayları.

Sizde görüyor, biliyorsunuz. Birçok genç arkadaş, şiirini kurmadan, üslubunu bulmadan, henüz bir şair olarak rüştünü ispat etmeden; şiirin poetikasıyla ilgilenmeye ve bu alanda sayfalar dolusu yazı yazmaya başlıyor. Anekdotlar, dipnotlar, kavramlar, kargaşalar... Haliyle, kafaları karman çorman oluyor, şiirleri gelişmiyor. Oysa bu işin doğrusu, şiirde belli bir mesafe aldıktan sonra bu yazıları kaleme almalarıydı.

Siz, şiir üzerine pek yazı yazmadınız. Yani, poetikayla görünürde pek fazla ilgilenmediniz. Bunun nedenini öğrenebilir miyim? Yoksa, şu an için Gökhan Özcan’ı haklı mı buluyorsunuz?

 

.............

Aslında poetika benim için hayatî bir şey oldu hep. Şiiri gerekçelendirmek istedim, bunun için de şiir üzerine  düşündüm. Ama  bu konuda çok yazmadığım  doğru.  Şairler şiir hakkında yazmak zorunda değildirler, ama bütün büyük şairlerin şiir hakkındaki kanaatlerinin  gerçekten çok etkileyici olduğunu da müşahade  ettim.  Dolayısıyla şiir üzerine yazmasak bile şiiri düşünmek zorundayız, şiir eleştirmeninin önünü açacak olan şairlerin fikirleridir bence. Ayrıca şair olmayan birçok düşünür de poetika alanında kalıcı etkilerde bulunmuşlardır. Poetikayla ilgili olarak benim de yapmak istediğim bazı çalışmalar var. Bu çalışmalar içinde, çözmek zorunda olduğumu  düşündüğüm sorulara cevap arayacağım. Sözgelimi, modern şiir yazıyorum ama  teoride va pratikte, modernlikle  problemleri olan biriyim. Bunu aşmanın yolunun, modern şiirin genlerinde bulunan, adetamodern şiirin heyulasını (köken maddesini) oluşturan  bazı temel sorunlarla hesaplaşarak, kendi modernliğimizi  oluşturmaktan geçtiğini düşünüyorum. Bizim Necip Fazıl, Sezai Karakoç, İsmet Özel ve Cahit Zarifoğlu gibi yüce şairlerimizin yazdıklarında bunun ipuçlarını görmemiz mümkündür.  Ayrıca, kadim zamanlarda, yani dünyayı peygamberlerin, kahinlerin, şamanların, bilgelerin, kahramanların salladıkları  zamanlarda, bütün bu andığım  insanların  heybetlerinin  omurgasını sözün oluşturması nedeniyle, şiirin insanlar için tuttuğu yer vahiy  ve  fizikötesi kavrayışlarıyla murtebitti. Bugün gelinen noktada, bugünün insanının, o günün insanlarının söze  ve  şiire ayırdıkları yeri  neye  ayırdıklarını  vuzuhiyetle  tespit  etmek  istiyorum, bunun için de poetika ve şiir tarihi çalışmam gerekiyor vs.

 

 

Çalıştığım yer, yani Milli Gazete tesisleri, havalimanının hemen yanında. Üstümden, üstelik alçak uçuşla, günde yüzden fazla uçak geçiyor. Ve ben, başımı kaldırıp bakmıyorum bile. Ama köye gittiğim vakit, bulutların arasından bir uçak geçse -ki günde bir kere ya geçer ya geçmez- mutlaka bakıyorum.

Senin modern dünyaya ait kullandığın imgeler, kelimeler de biraz böyle. Mesela uçak kelimesini çok sık kullanıyorsun. Fakat uçağı, modern bir şey olduğu için değil, ilgi çekici bulduğun için kullanıyorsun. Ve bu, seni emsallerinden ayırıyor. Yani sen, uçağa bir şehirlinin gözünden değil, köyde yaşayan bir çocuğun gözünden bakıyorsun.

Bu meseleyi biraz açmak ister misin?

 

Uçak bir süredir ilgili olduğum bir sözcük.  Her şairin şiirinde temel ve baskın bir ‘numara’ olduğunu, bütün şiirlerinde onun türevlerine  açıldığını  düşünüyorum. Benim şiirlerimde  de, gerçekliğin dönüştürülmüş bir görüntüsünün peşinde olduğum şeklinde  kabaca toparlayabileceğim bir arayışın baskın olduğunu söyleyebilirim, en azından şimdilik. Bu açıdan bakınca, şeyleri, canlıları,  herşeyi, alışageldik  yerlerinden uğratan bir bakışla yazıyorum.  Bu bakışta, yabancılaşmayı besleyen   enerji bulunuyor;  nesneyle  obje  arasındaki  ilişkiyi gerilimli bir içerikle  dolduran Newton-Descartes sonrası Batı düşüncesinin  bireyde oluşturduğu yabancılaşma efektinden farklı bir biçimde  ama. Batı, doğal çevreyi seküler bir algıya konu etme gibi şeytanca bir düşünsel bidat işledi. Ben, bizde kökenleri bulunan, fark-cem’ terminolojisiyle kavranabilecek,  hayret kavramsallaştırmasıyla izah edilebilecek,  ehlî bir yabancılaşma biçiminden bahsediyorum.

Uçak da, tıpkı Cansever’in oteli gibi, tabiat-insan ilişkisinin anlatımı yolunda, bana bazı durumları yazmam için kozlar veriyor.

 

..............

 

İşte tam bu noktada, şiirinle, şairliğinle ilgili şunları söylemek istiyorum: Bulunduğun yer, hayret makamı. Sadece uçağın gökyüzünde nasıl gittiğine değil, kuşların nasıl uçtuğuna da hayret ediyorsun.

Ve bu hayret duygusu, seni meraklı olmaya yönlendiriyor. İstiyorsun ki, hem bütün taşları kaldırıp altına bakayım, hem de taşın altındaki yuvalara, börtü böceğe zarar vermeyeyim. Şiir yazarken, işte bu hassasiyet ve telaş içindesin.

Senin şiirini kuvvetli kılan şey de zaten bu. Nasıl yani diye soracak olursan, hem meraklı ve yeteneklisin, hem de hayat bilgisi notun, ortalamanın çok üzerinde...

Ben bunların altını çizdim, sen de istersen, şairin doğayla ve çevresiyle olan, olması gereken ilişkinin altını çiz. Böylece, özellikle genç şairler için bir yol haritası çizmiş olalım...


Hz. Adem’in  yeryüzüyle  temas  kurması sanırım beklenmedik bir şeydi kendisi için.   Aynı zamanda, cenneti andıran özellikleriyle dünya, kendisinde, çoluk çocuğunda, ailesinde, cennetin ve belki hakkında bilgilendirildikleri cehennemin içiçe geçmiş bir metaforuydu. Bir yönüyle, ilahî olanın tecelligâhı  ve böylece ünsiyet kurmaya açık, ama bir yönüyle ıstırap  ve ayrılık yurdu ve böylece tekinsizdi.Dünyaya ilk defa ve cennet görmüş gözlerle, cennet  dokunmuş tenle inen Hz. Adem’in dünyaya bakışının böyle merak ve hayret dolu olabileceğini tahmin ediyorum.
Ben, şiir yolunda Hz. Adem’i pir olarak kabul ettim adeta. Hani, bizim,  esnaflık geleneğimizde her meslek erbabının peygamberlerden ve  velilerden bir öncüsü, bir  üstadı vardır ya, mesela terziler Hz. İdris’i, berberler Selman-i Farisi’yi, kahveciler Şeyh Şazeli’yi üstad kabul ederler ya, öyle.  Ben insanı,  uygar dünyanın  insana  yakışmayan kof  ölçülerinin dışına, el emeğinin değerli olduğu, acil ihtiyaçlar konusunda kafa karışıklığının yaşanmadığı, umutsuzca sürdürülen v e  her iş gününün insandan iri yongalar koparttığı bir çalışma hayatının küçültüldüğü bir dünyaya çağırıyor olmayı dilerim. Yani, meselâ, oturduğum evi kendi ellerimle yapmış olmayı isterdim, hâlâ da isterim; ve bu isteği uyandıran şiirler yazmak isterim.

Tabiatla, köy kökenli olmadığım halde  içerden bir ilişkim oldu; buna rağmen tabiat  unsurları beni şaşırtmaya devam etti.  Yani, tabiî çevreye  bağımlı bir ortamda büyüdüm, işte bahçeler, tarlalar, tavuklar, su kuyuları, ağaç  kesmek, mantar toplamak, bal çekmek  filan. Ama beri yandan, bunlara kitabî bir yaklaşımım da vardı. Bunun sonucu olarak sanırım, tabiatı sevdim. Köylüler tabiatı  böyle uzaktansevmezler  ama, çünkü onunla evlidirler zaten. Bu söylediklerimden bir harita çıkıp çıkmayacağından emindeğilim. Ama zaten şiir de bir yürüyüş değildir, danstır. Onunla bir yere gidilmez  ama yürüyüş de dansın yerini tutamaz.

.......

 

Daha önce de söylemiştim: Daima, hayatın güzel taraflarını yazıyorsun: Orman, su, güneş, uyku, kahvaltı, yaz, kuş, kadife, aile, çocuk, yağmur, aşk, namaz, bitkiler, dereler, balıklar, bahçeler...

“Güzel bakan güzel görür” mü diyelim, yoksa, bunun bilinçli bir tercih olduğunu mu soralım. Mutlaka kötü şeyler de görüyorsunuzdur.

Aslında yeterince iyimser olmayan  ve  ciddiyeti çok ciddiye alan biri olduğumu düşünüyorum ama gariptir şiirimin bu durumlarla  olan ilgisi yeterince  görünmüyor. Yazdıklarıma bakıldığında günlük- güneşlik bir hava bulduğunu söylüyor arkadaşlarım; ama ben şiirlerimde  insan yalnızlığı gerçeğini parlatan, onu görünür kılan  bir ortam kurmaya çalıştığımı sanıyorum.

Saydığınız  şeyleri durmadan yazmak istiyorum. İnsan ilişkilerini bile, tabiat dolayımında ele almaktan kendimi  alamıyorum.  Bir de şu denilebilir: İnsan’ı bir kültür varlığı olmaktan çok bir tabiat varlığı olarak  kurcalamanın bir yolu olarak kullanıyorum şiiri.

............

 

Ne zaman, Ahmet Murat imzalı bir şiir okusam, beraberinde, Ziya Osman Saba’nın şu dizesini hatırlıyorum: “İçimin duvarları bembeyaz badanalı...”

Bunu da hatırlatayım dedim...

Yine, dizenin önemini erken kavrayanlardansınız. Neredeyse ilk şiirlerinizden beri, güçlü kuvvetli, sağlığı yerinde dizeler yazıyorsunuz. “Dize, şiirin dizleridir” der gibisiniz.

Büyük şairlerle diğerlerini ayıran özellik, bence güçlü dize yazma becerisinden, yeteneğinden kaynaklanıyor. Örneğin İsmet Özel, Cemal Süreya gibi şairleri okurken, kalemi elimizden düşürmüyor, birçok dizenin altını çizmek zorunda kalıyoruz. İddiam şu: Güçlü dize yazamayan şair, ayakta kalamaz.

Bu konuda sizin de fikrinizi merak ediyorum.

Doğrusu, çoğunlukla kısa şiirler yazdım, bu yüzden şiirlerimde dize  önem kazandı. Şiir kısaldıkça, okurun (yani kendimin) bakışı karşısında dayanıklı kalabilmek için dize birimini güçlendirmem gerekiyordu.   Dize, esasında sözcük bilincine sahip çıkmayı  ve  ritim duygusu üzerinde özen  göstermeyi gerektiriyor. Ama, uzun şiirlerde ağırlığı  dağıtabilmenin yolları bulunabilir, bu bakımdan, dize yerine daha büyük birimler dize kadar önem kazanır. Binlerce yıllık şiir geleneği dizenin önemini  gösteriyor bize. Sözel bir damıtma için, yani şiir için, kestirmeden üzerinde yoğunlaşabileceğimiz ilk birimdir bence dize.  Dize, şiirin ritmini-işitselliğini, görselliğini,  ağırlık ayarlarını  belirlemeyi kendisine borçlu olduğumuz, sağlam ve güvenilir ve  dediğim gibi kestirmeden bize imkanlar açan,  pratik bir ölçüttür.

 

 

Bir insan, hayatının her anında numara çekse, onun numara çektiğini kimse anlamaz. Çünkü artık onun hayatı numaradan ibaret olmuştur. Fakat başka biri, ömründe bir defa numara çekse, onun numara çektiği hemen anlaşılır.

Siz, numara çeken, bazı oyunlara başvuran, laf cambazlığı yapan şairlerden değilsiniz. Ama dediğim gibi, bir defa numara çektiniz, onu da herkes gördü, dillendirdi. Kastettiğim şey, Sayılı Dize Çabuk Biter isimli şiirin şu iki dizesi: “İkinci kıtaya başladım, yedi kelimelik ilk dize / saydın yedi işte, artık sevgilim değilsin...”

Bu numarayı yakalayıp dillendirmeleri, sizin için çok olumlu bir şey olduğunu düşünüyorum. Yanılıyor olabilir miyim?

 

Numara çeken bir şair değil miyim?  Şiirde ‘numaralar’a ihtiyacımız var aslında. Her şiir de bir numara üzerine bina edilir bence. Ama, sözcük  oyunlarına  itibar etme anlamında çekilecek numaraların şiirle pek bir ilişkisi olmadığını biliyorum. Posmodernist   ilgileri yüzünden, yerinden ve ait olduğu ontolojik bağlamından çıkarılarak salt sözel bir  ilginçliğe dönüşme   eğiliminde  olan sözde bir hurufiliğe  meraklı  şiir  ya da  çağrışımlarla   şekillenen  bir dizi sözcük  oyununu şiirde merkez kılan zeka şiirine uzağım.  Bu tür metinlere şiir demek zorunda değiliz. Benim andığınız  dizelerimde bu türden  bir numara yok zaten. O bahsettiğiniz  numara, sanırım,  o şiirin diğer numaralarıyla, karşılıklı ihtiyaç ilişkisi içinde  değerlendirilebilecek bir numaradır; ‘kitapta yeri var’ yani.

 

Peki, ikinci kitabını yayınlayan bir şair olarak, edebiyat ortamını nasıl görüyorsunuz? Dergiler, şairler...

 

Yaşlı ve edebiyat ortamıyla sosyal ilişkileri zayıflamış şairler, mevcut dergilerin yeterince iyi olmadığından dem vururlar. Onlara gore, kendi gençliklerinde şiire  gösterilen özen artık gösterilmemektedir filan. Genç şairler ise her zaman daha iyimserdir. Çünkü irtibatlı oldukları bir dergi vardır, ya bir dergi çıkarıyorlardır  ve seçme mevkiindedirler ya da bir derginin adamı olma  ve seçilme yolundadırlar. Dolayısıyla seçecekleri veya kendileri tarafından seçilecekleri kimselerin varlığı sebebiyle iyimserdirler. Ben  de iyi şiirlerin yayınlandığını, Memet Fuat’ın deyişiyle Yüce Türk Şiirinin iyi şairlerce beslenmeye devam ettiğini düşünüyorum. Memet Fuat demişken, çağdaş şiirimize emek veren şairlerin hepsi tarafından sayılan bu ismin her zaman çok iyimser olduğuna da dikkat çekmek isterim. Benim sosyobiyolojik kuşağımdan olan   on dikkate değer  şair sayabilirim bir çırpıda. Bu az bir rakam değildir. Daha gençlerden olan bazı iyi şairler de geliyorlar arkadan.

Edebiyat ortamında çok fazla sorun yaşandığı doğru. Bu sorunlardan bazısı istikamet, bazısı ahlak bir kısmı da seviye sorunudur. Ama ben kendimi, bu sorunlarla didişecek kadar edebiyat ortamını sahiplenmiş  hissetmiyorum nedense.

 

Bir dakika... Bir dakika... Edebiyat ortamı deyip geçmeyelim; geçmişsek bile bi zahmet geriye dönelim.

Şahsen ben, şairleri ve şiirleri, tek başına değerlendirmenin sağlıklı olmadığını düşünüyorum. Çünkü şair, şiirini, içinde bulunduğu ortamın şiir anlayışına göre şekillendirir. Dolayısıyla, bir şairi, içinde bulunduğu ya da içinden çıktığı ortamla birlikte değerlendirmeliyiz.

Hem uzaklara gitmemek, hem de yanlış anlaşılmaları önlemek için kendimden örnek vereyim: Ben, şiir serüvenime Dergah dergisinde değil de Türk Edebiyatı dergisinde başlamış olsaydım; bugün, hem yazdığım şiirler farklı olurdu, hem de beğendiğim şairler... Burada, elbette Türk Edebiyatı dergisinin aleyhinde bir şey söylemiyorum. Sadece, dergilerin, dolayısıyla ortamın şair üzerindeki etkisini ortaya koyuyorum. Dolayısıyla, benim şiirimi tartışırken, içinden çıkmış olduğum ortamın da şiir anlayışını konuşmuş oluyoruz.

Bu durum, şu an sizin için de geçerli. Yani bizler, sadece Ahmet Murat’ın şiirlerini değil, Kırklar’ın da şiir anlayışını konuşuyor, tartışıyoruz. Çünkü Ahmet Murat, Kış Bilgisi’ndeki şiirlerinin büyük bir kısmını bu dergide yayınlandı.

Ne dersiniz? Bu konu, bugüne kadar pek konuşulmadı, tartışılmadı...

Benim ilk şiirlerimin önemli bir kısmı Yedi İklim dergisinde yayınlanmıştı. İlk kitabımı da Yedi İklim yayınları bastı. Yedi İklim’in, Türk edebiyatı ve düşüncesi içindeki yerini, o  şiirleri yayınladığım zamanlarda, ki Yedi İklim’de ilk şiirim 1994’de yayınlandı, tam olarak farkedebildiğimi söyleyemem. Yani, Yedi İklim benim için çok bilinçli bir seçim değildi; modern şiir örnekleri yayınlayan, bu açıdan da ilgimi çeken birdergiydi.  Benim yazdıklarımla ilgilendiler, ben de bir sure hep orada yayınladım. Zamanla, dergiler arasındaki dengelerin ne anlama geldiğini, bir dergiyi diğerinden ayıran, dergiyi çıkaranlar açısından hep sıcak tutulan  ama genç şair için o kadar da büyütülmeyecek olan nüansları gördüm. İkinci kitabımdaki şiirlerin önemli bir kısmı Kırklar’da yayınlandı. Orada, modern şiirle irtibatlı arkadaşlar vardı, benim yazdıklarımla ilgileniyorlardı; iyi bir ilişki başladı aramızda, ben de 4,5 sene neredeyse hep orada şiir yayınladım. Kırklar’da oluşan hava bence temiz bir hava, sağlığımı olumlu etkiliyor. 

Benim şiir anlayışımı konuşmakla Kırklar’ın şiir anlayışını konuşmuş olur muyuz? Bence hayır. Çünkü, Kırklar’da birbirine benzemeyen şiirler yazan arkadaşlar da  var. Ama şu da bir gerçektir, dergideki herhangi birinin şiirlerinin varlığı, derginin seviyesinin ve anlayışının şekillenmesinde etkili olur.

 

.....

 

Son olarak, Kış Bilgisi’nden ne beklediğinizi sormak istiyorum. Yani, bir şair olarak yazdıklarınızdan ne bekliyorsunuz? Ya da böyle bir beklenti olmalı mı?

 

Kış Bilgisi, birbirine yakın şiirlerin toplandığı bir kitaptı. Bu kitaba girmemiş bir kitaplık şiirim daha var. Ama bu şiirlerin yayınlanarak, yazacağım başka şiirlerin önünün açılması ihtiyacını duyuyordum.

Dergah

Mayıs,2005

Söyleşen: İbrahim Tenekeci

 

VURAL KAYA :Öncelikle ‘Kış Bilgisi’ hayırlı olsun.

AHMET MURAT: Eyvallah, teşekkürler Vural Kaya.

Bu ikinci kitabınız. Kış Bilgisi’nin sizin için anlamı nedir?

Kış Bilgisi, benim ilk kitabım olan Kaf ve Rengi’den sonra yazdığım şiirlerin bir kısmını kapsayan bir kitap. İlk kitap gibi bu kitapta da onsekiz şiir bulunuyor. Şimdi adını hatırlamadığım önemli bir İngiliz’in –yoksa önemli bir İrlandalı mıydı,İrlandalılar önemlidir biliyorsun-Onsekiz Şiir adlı bir kitabı olduğunu öğrenmeseydim belki de iki kitaptan birine Onsekiz Şiir adını verirdim. İlk kitabım, bir çok ilk kitap gibiydi: Biraz, deneylerin peşinde bir kendi sesini bulma çabası, biraz, ustalara saygı duruşunun hissedildiği bir ürkeklik ve buna benzer başka şeyler. Bu kitabı ise baştan sona okuyunca, andığım özelliklerden tam olarak arınmamış olsa da, daha bir derli toplu kitap görüyorum karşımda. Okumak istediğim şiirleri yazmaya daha çok yaklaştım; bu da az şey değil.

Kaf ve Rengi’nden Kış Bilgisi’ne kadar bazı yayımlanmış şiirlerinizi bu kitapta göremiyoruz, sebebi nedir?

Evet, belki kitaba girmiş şiir sayısınca, kitaba girmemiş şiirim var. Bir başka şey de, kitaptaki beş şiiri ilk defa bu kitapta yayınladım. Yani durum biraz karışık; bir yanda dergilerde yayınlanmış kitapta yer almamış şiirler; öte yanda dergilerde yayınlanmamış ama kitapta yer alan şiirler. Ben bu kitapta bir bütünlük gözetmeye çalıştım; kitabın, yanyana geldiklerinde birbirleriyle çok ilişkisiz şiirlerden oluşması yerine, aynı şaire ait oldukları anlaşılan ya da en azından böyle hissedilen şiirlerin toplamı olmasına çalıştım. Bundan sonraki kitaplarımda yapacağım da budur sanırım. Ben kafamda bir kitap imgesi belirdikten sonra, o kitap için yazmaya başlıyorum. Bu arada bir başka kitap imgesi de oluşuyor mesela, ve onun için de ayrıca yazmaya başlıyorum. Bunun bir anlamı da, bir kitap imgesi dolayımında zihnimde kurulan yeni bir şiir yoludur. Bir yandan da, Pessoa kadar olmasa da, çeşitli kimliklerle ortalıkta geziyorum. Giderek müstear zengini bir edip olmayı hedefliyorum. Soruya dönersek, kitaba girmemiş bazı şiirlerim ait oldukları kitabın tamamlanmasını bekliyorlar.

Siz bağırıp ünlemiyorsunuz fakat çoğu zaman sesiniz yüksek perdeden işitilmekte, size gösterilen bir ilgi var, bunun açıklaması nedir?

Bağırıp ünlemediğim doğru, bu mizacımla ilgili bir şey. Bağırıyor olmak da bence çok kötü bir şey olmadığı için mizaçla ilişkilendirdim o durumu. Stadyumlarda da, mitinglerde de slogan atmakta hep zorlandım. Ama atanları takdir de ettim; orada kalabalık oluşsun diye bir araya gelmişiz, bağırmak lazım, ama işte ben bağırmadan yıllarca maç izledim, mitinglere katıldım. Sesimin yüksek perdeden duyulduğundan emin değilim, ama bu benim çok da ilgimi çekmez, çok sallamam yani bu durumu. Benim şiirle ilgili en önemsediğim şey, şair olduğuma kani olmamdır. Şiir yazmasam bile şair olduğuma dair bir kanaati içten içe taşıyorsam, bu beni tatmin eder. Beni okumalarını ve anlamalarını istediğim insanlar var, onların şiirimle ilgili söylediklerini dinlerim, ders almaya çalışırım. Bununla birlikte yine de bildiğimi okumam gerektiğine inanırım. Sadece ben değil, bütün şairlerin de ancak bildiklerini okuyarak ve inandıkları şiiri yazmakta inat ederek kalıcı olabileceklerini düşünürüm. Ayrıca, hiç kimsenin bir başkasına ait şiiri tam olarak, eksiksiz-fazlasız, derinliğine nüfuz ederek kavrayabileceğine de inanmıyorum. Şiir, bu anlamda paylaşılabilir bir şey değil bana göre.

“Üç kıtalık bir şiir olacak hesapta” …

“İkinci kıtaya başladım yedi kelimelik ilk dize/ Saydın yedi işte artık sevgilim değilsin”. 

Nedir sizce bu ‘sınama’nın ilâcı yada ‘sınanma’nın?

Dedim ya her şiir önce ve mutlak anlamda şairi için yazılmıştır; şiirin koşulsuz-mutlak anlamda, kesin olarak bir paylaşılabilme durumu yoktur. Okur, şairle arasındaki mesafeyi aşamaz. O mesafe hep oradadır. Şair de dil ve şiir ile koyduğu mesafeyi aşıp, yalın-çıplak-mutlak bir biçimde okura ulaşamaz. Okur, kendi şiirinin benzerini, simetrisini, gölgesini bulduğu oranda şiiri kavrayışında bir gelişme gösterir. Yani okur, kelimeleri saymaktan öte, eğer şair buna değerse, onunla buluşmanın imkanını aramalıdır.

Kaf ve Rengi  ardından da Kış Bilgisi... Her ikisinde de kendi sesine erken uzanmış bir şair, tam tekmil uygun adım bir şiir. Bu yargılar için ne diyebilirsiniz? Artık Ahmet Murat şiiri budur, diyebilir miyiz?

Kendi sesimi erkenden bulduğum doğru mu acaba? Bundan emin değilim. Ayrıca, ben şiirde arayışları seven bir şair olmak isterim. Arayışları, deneyişleri.. Ama  giderek şiirimin bence daha belirgin hatları olan bir şiire doğru evrildiği doğru. Şiirde bana ait bazı numaralar, bazı yaklaşımlar, tutumlar var. Benim olan bir şiir, iyi bir şiir okurunca tanınıyorsa, bu önemli bir mesafe katetmişim anlamına mı geliyor? Bu da çok doğru değil bence. Aslında şiirde kişilik meselesini çok abartmamak lazım.

Çevirilerinizden bahis açalım biraz.. Cibran’dan ve T. El Hakim’den çeviriler yaptınız. Çağdaş Doğu ürünlerine yüzü dönük olmak, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Batının lâkayt büyücülüğü ve Doğunun epey zamandır asık suratı... Bu konuda ne dersiniz?

Doğrusu Cibran’ı, çevirinceye kadar tanımıyordum, okumamıştım. O çeviriyi gerçekleştirmem yayıncıdan gelen bir teklifle oldu. Cibran beni çeviriden sonra da pek ilgilendirmedi. Yani Blake varken, Blake olmaya çalışan Cibran’la ilgilenmeye ihtiyaç duymadım. Ama Cibran’ın  Çağdaş Arap Edebiyatı üzerinde kurucu bir etkisi var; Arapçayı, modern edebiyatın bazı ölçüleriyle ve ilgileriyle tanıştırdı. Her ne kadar yazdıklarında Binbir Gece Masallarının ve Arapçadaki Makame türünün etkilerini görmek mümkünse de.. Bazı açılardan 10.yüzyıl Bağdat toplumundaki Edîb tipini andırıyor; işte, uslupçu bir amatör sosyal bilimci- filozof tavrı; bir yaşam filozofu tipinin dinmeyen iştihasının gölgesinde kurulan bir edebi evren vs. Tevfik el-Hakim ise daha çok ilgimi çekiyor. Türkçeye Nabi Avcı tarafından Trendeki Derviş ( Asıl adı:Ya talia’ş-şecera) adıyla çevrilen, bugünlerde de sahnelenmeye devam eden bir oyunuyla tanıdık onu. Onlarca dile çevrilmiş onlarca kitabı var. Edebiyatla samimi olarak ilgilenmiş, yerelliği modernliğin evrenselliği üzerinden yeniden yazmayı başarmış, Batıyla ilişkisi bizim aydın zümreye örnek teşkil edecek, namuslu, organik bir aydın o. Benim çevirdiğim kitabında da gerçekten işe yarar metinler var. Murat Menteş’in editörlüğündeki Mavi yayıncılık için çeviriyordum kitabı, Menteş oradan ayrılınca kitap da başka yayınevine kaydı. Bu çevirileri yapmış biri olarak Arap edebiyatı konusunda daha donanımlı olmak zorunda olduğumu düşünüyorum, bu konuya ciddi olarak eğilmek amaçlarımdan biri.

Söyleşi için teşekkür ederim

Benden de teşekkürler.

 

KIRKLAR DERGİSİ

Mayıs 2004

 

 

DAĞLAR VE İMAN

4/11/2008

"Dağları yerinden oynatıyordu imanları. Çünkü yerinden oynatılacak dağlar vardı."  (Cemil Meriç/ Mağaradakiler)

             
İZDİHAM: Ben sizi bir sayısını bulup diğer sayılarını eş dosttan dilendiğim Kırklar Dergisi’nin 17. sayısındaki Yaş: Ombir şiiriyle tanıdım. Ben o zamanlar üni. hazırlanan bir heyecan yumağıydım. Ve bing bang ‘i bekliyordum. Bana önce Yaş: Ombir’i yazan Ahmet Murat’ı tanıtır mısınız?

AHMET MURAT:Karamanlıyım. Yaş: Ombir şiirindeki ruhiyat Karaman’da geçirdiğim, ama çok eskide kaldığı için gerçekliğinden bile kuşkuda olduğum çocukluk yıllarına dair. Orda burda okudum sonra, diplomalar birikti bu arada. Lise son sınıftayken, bir kış akşamı şiir yazabileceğimi hissettim. Bir gardiyan oğlu olan Marksist arkadaşım İbrahim’e açtım konuyu. Onunla birlikte, benim şiir yazabileceğime karar verdik. Onlarca dergide şiir yayınladım. İki şiir kitabım var: Kaf ve Rengi, Kış Bilgisi. İstanbul’da yaşıyorum.

Şiirlerinizde karmaşık imgeler yok. Zorlamadığınız belli, sözcükler kendiliğinden gelmiş. Şairde yetenek dediğimiz şey bu mu?

Yetenek konusu karışık bir konudur. Hemen her zaman bir bakışta seçilebilecek bir şey değil yetenek. Hele kafa karıştıracak kadar büyük bir yeteneğiniz varsa hiç değil. Şiirimi hem karışık, hem açık, hem zor, hem kolay bulanlar var. Yazarken zorlanmıyorum ama her istediğim zaman yazıyor da değilim. Hülasa, hülasası yok. Ama sanat tam da böyle sofistike bir insan evladı olduğu için lazım bize.

Şairlerin dünyayı ,hayatı algılayışları hep şair olmayanlardan farklıdır. Ama hayat acıyı ve sevinci verirken insan ayırt etmez. Sizin dünyayı algılayışınız nasıl? (Çoğu insan bir ağacın yanından geçerken varlığını bile hissetmez. Siz tek tek yapraklarında biriken canı düşünmüşsünüz)

Dünya acayip bir yer: Cennet ve cehennem, yüce ve sefil, betül ve  yosma…Aleksi Zorba, hani şey der ya sık sık: “Yav reis, bu dünyada katırların olduğuna inanabiliyor musun? Nasıl oluyor da bir kuş uçuyor, bir yaprak yeşeriyor. Ama nasıl??”  Dünya aslında yok. Biz varız. Herkesin dünyası diğerinin hemen yanında, ona değmeden dönüyor. Bu yokluğu alt etmenin aşk ve savaş dışında bir yolu da şimdiye kadar bulunamamış. Ya âşık olacaksın ya şehit. İkisi de değilsen sen de yoksun, dünya da yok.

İstanbul’da mı yaşıyorsunuz. Şair ve yazarlarımızın çoğu ülkemizde sanatla karın doymayacağını bildiklerinden kendilerini sağlama almışlar. Çoğu da öğretmen. Siz başka bir işle iştigal ediyor musunuz?

İstanbul’dayım. Yayıncılık yapıyorum.

Kitaplarınızın isimlerine bile baktığımızda hem masalsı hem de hayatın tam da içinde bir hava hissediliyor. Siz bunu hissettirmeyi mi amaçladınız?

Kitap isimleri konusunda talihli olduğumu düşünüyorum. Hani çok iyi isimlerdi anlamında değil ama, pişman olacağım bir iş de yapmamışım diyorum, şimdi buradan bakınca. Tesadüfen bulundu o isimler. Eş dost da  yardım etti sağ olsunlar. Böyle elbirliği, dayanışma ruhu, hız tutkusu, şiir kardeşliği…

Türk şiirinin neresindesiniz?

İçinde miyim? Öyle değil mi? İçindeyim sanki.

Kırkikindi’de yazıyorsunuz. Sizce internet ortamı mı yoksa mürekkepli selülozlu matbaa ortamı mı?

İnternette yazmak çizmek çok heyecan verici. Yaz, sil, kes, yapıştır…Çok demokratik ve seyyal. Herkes için yazı adaleti dilemeye bire bir. Ama ben çok tembel bir yazarım. O yüzden internette miydi, kağıt üstünde miydi filan gibi ayrımları yapamayacak kadar az yazıyorum. Kendime şöyle diyorum: Oolum yaz da yayınlama istersen, ama Allah için yaz kardeş.

Şiir, hikaye dışında en çok hangi sanat dalını kendinize yakın hissediyorsunuz?

Edebiyat dışında mı? Sinema, müzik, resim…böyle gider. Bıraksalar hepsini yapacağım, hepsine tutulacağım, böyle böyle kendimi berhava edip gideceğim.

Ahmet Murat nasıl müzik dinler?

Elimden geldiği kadar dinlememeye çalışıyorum. Müzik çok tehlikeli, çok hızlı kana karışan, kalbe inen bir şey. Üstad Platon yasak koyarken haklı. Felç ediyor müzik. Tarlada çapa yapanlara ve denizden ağ çekenlere serbest. Bir de savaşçılara ve âşıklara. Bu sonuncuya her şey serbest.

Çeşitli gruplara ait edebiyat dergilerini takip ediyor musunuz? Hangilerini başarılı buluyorsunuz?

Edebiyat dergilerinin bazılarını takip ediyorum. Çoğunu da satın almadan önce şöyle bir karıştırıyorum; şiirleri hızla okuyorum, hımm filan diyorum böyle arada. Çok hevesli bir dergi delisi olmadığım anlaşıldı sanırım. Ama dergiler çok önemli. Ne demişler: Bir dergi ve bir balkon, işte mutluluğun sırrı.

Şair arkadaşlarınızdan hangilerinin yeni şiirlerini daha heyecanla okursunuz?

Çok eskileri saymıyorum. Bizden önceki kuşaktan sayayım: Osman Konuk, Ahmet Güntan, Hüseyin Atlansoy, Haydar Ergülen, Birhan Keskin. Bizim kuşaktan, 70- 71’lerin hemen hepsi. İkibinlerden Aslı Serin, Zeynep Arkan, Ömer Şişman, Melek Arslanbenzer…gider böyle.

Divan şiirine merak duyar mısınız? Hayran olduğunuz Divan şairi var mı?

Bir ara daha yoğun olarak okuyordum. Fuzuli, Şeyh Galip, Şeyhülislam Yahya ile meşgul olmuştum. Ama uzun zamandır okumadım desem. Şairler iyidir; divandan olsun ya da olmasın. Hayranım nitekim hepsine. Divan şiiri çok büyük bir şiirdir. Gürül gürül, inanılmaz zevkli, müzikle dopdolu bir şiir. Bir Türk şairi olarak beni, böyle bir mirasın sahibi olmak acayip gururlandırıyor.

Günümüz şairleri arasında hangilerini II. Yeni’nin devamı olarak görüyorsunuz? II. Yeni şiirine bakışınız nasıl?

Hepimizde İkinci Yeni’nin etkisi büyüktür. Bugün iyi, ya da işte vasat üstü şiir yazmanın yolu o şiiri, ondan önceki şiiri okumuş olmaktan geçer biraz da. O şiiri görmek önemlidir. Kişiye seviye atlatır, zihnini açar, şiir mutluluğunu tattırır. Divan şiirinden sonraki en önemli şiir olayı İkinci Yeni olayıdır.

Ağırbaşlı bir duruşunuz ve üslubunuz var? Bunu Şiirle Gelenler programında yeniden konuk olduğunuzda da gördük. Buna rağmen şiirlerinizde bazen yaramaz, bazen masal dinlerken uyuklayan, bazen de büyümüş ama büyümekten korkan bir çocuk var. Siz hangisisiniz artık?

Ailecek böyleyiz biz. Benim dayımlar da böyledir. Yapacak bir şey yok.

Geçmişe gitseniz hangi dönemde yaşamak istersiniz?

Bilemiyorum, seçmekte zorlanacağım sanırım. Ama karanlık orta çağda yaşamak tam bana göre. Denizci bir tüccar olabilirdim, ya da Keltler arasında gezen bir coğrafya bilgini. Yok yok, en iyisi Fas’daki bir ribatta yaşayan bir derviş olmak.

Ah şu yaşlarıma geri dönsem dediğiniz oluyor mu?

Olmaz öyle şey. Efendi efendi yaşlanıp insan evladı gibi öleceğiz inşallah. Allah mahcup etmesin.

Çocukluğunuzdan ve gençliğinizden kısaca bahseder misiniz? Çocukluğunuza inelimJ

Valla hiç bir özel durum yok sanki. Andımız, mahalle takımında yedek santroforluk, Milliyet çocuk, pinokyo bisiklet, esem sport.

Teşekkür ederim.

 Ben Teşekkür ederim.


Selin Yankı
izdiham.com
 

Anlatmak İstemek

4/11/2008

bazı gümüşleri parlatır sonbahar dökülüşün
bazı açları açar hevese ve susama
yıldırımlarla neşeli varlığın neşeli bugün de
yarın da neşeyle dolacak rüzgar katlarına

yağmur yağar çok yağar herkese bir şey
değirmenlerin döner uzak tarih okursun usulca inanmaya
ağaçları yoklarsın sesinle kapatırsın sincapları
ormanda senin bir haber gibi gezinişin

seni böylece anlatmış oldum mu
dur bakalım seni anlatmış oldum oldurdun
kalem yontulur gibi saçtım üç beş dize
önüne, bir sonbahar meyvesi gibi çürümeye

Ahmet Murat